AYRIMCILIĞIN AYRIMCILIĞI OLMAZ…

6 Dec

Eskiden, her sene Mart ayına yaklaşılırken, bir anda toplum olarak kadınlara yapılan büyük haksızlığı hatırlardık ve tabii ki 8 Mart günü bu “bilinçsiz farkındalığımız” zirve yapardı. Sonra hızla gündem değişir, bir dahaki Mart ayına kadar kafamızı adeta kuma gömerdik. Kendimizi ve birbirimizi tekrarladığımız kaç Mart ayı kimbilir böyle birbirini kovaladı… Son birkaç senedir ise umut verici bir değişime şahidiz. Çünkü artık dönemsel ve sembolik bir sesin yerini, istikrarlı ve samimi bir çığlık aldı. Çünkü artık kadınların sadece sosyal hayattaki değil; iş hayatında uğradıkları adaletsizliği de kendimize mesele ettik. Çünkü artık biliyoruz ki, ayrımcılık denildiğinde bahsettiğmiz kadın – erkek mevzuu değil… Çünkü artık fark ettik ki “ayrımcılığın ayrımcılığı olmaz”

Kurumsal yaşam, toplumsal yaşamın en büyük sahnesi. Bu yüzden insanlık olarak bu sahnede sergileyeceğimiz performans ayrımcılığa karşı toplumda kazanacağımız zaferin provası olacak. Bunun için dikkate almamız gereken yedi tane altın prensip var:

  1. İş hayatında ayrımcılık sadece olağan şüphelileri içermez…

Ayrımcılık denildiğinde aklımıza ilk gelen kelimeler genelde Cinsiyet, Irk/Milliyet/Etnisite, Din/Mezhep/İnanç oluyor. Haydi bunlara kuşak, sosyo-ekonomik durum, medeni durum, cinsel eğilim, taraftarı olunan takım, memleketi vs. de ekleyelim. Konu şu ki, söz konusu birilerini ayrıştırma, ötekileştirme olunca hepimiz çok yaratıcıyız. Bizden olanla, bizden olmayanı belirlemede ve bunu iş hayatında dokunduğumuz insanlara yansıtmada pek becerikliyiz. Sadece yukarıdaki saydıklarımıza göre mi ayırıyoruz iş çalışma ortamında insanları? Kişilik özellikleri, bedensel – zihinsel özellikler, mezun olduğu okul, sahip olduğu (ya da olmadığı) yetkinlikler, departmanı, bölgesi, unvan/pozisyonu hep sıkça kullandığımız malzemeler değil mi? Bu nedenle belki bazı konularda ayrımcılık yapmıyor olsak da (ki bu iyi bir şey), esas amacımız hiçbir perspektiften ayrımcılık yapmamayı becerebilmek olmalı.

  • Sosyal şirket sadece kendi içine bakmaz

Bugün içeride ayrımcılığa karşı büyük bir mücadele veren bazı şirketlerin, doğru bir yola koyulmuş olsalar da, hikayelerinin yarım kaldığı görmekteyiz. Bunu sebebi niyetleri iyi ve samimi olmakla birlikte, odak noktalarının sadece kendi çalışanları olması. Oysa şirketler sadece kendi bordrolu çalışanlarını değil; tüm işgüçlerini kapsamalılar. Taşeronlar, fasoncular, gig çalışanlar ve danışmanlar… Hepsi kapsayıcılık çemberinin içinde olmayı hak ediyorlar. Hatta bu çember iyice genişleyerek kurumsal hayatta dokunulan tüm insan unsurlarını içermeli: Müşterilerimizi, tedarikçilerimizi ve iş ortaklarımızı; hepsinin çalışanlarını; kamu kurumlarını, STK’ları ve toplumun tümünü kucaklamalıyız. Önyargılardan arınmalı ve her bireyin saygıya layık olduğunu kabul etmeliyiz.

  • Duyarlılık her yerde, her zaman olmalı

Bazı kişilerin ayrımcılığa karşı bireysel duruşlarında çelişki yaşadıklarına tanık oluyoruz. Hatta bu çelişkileri bizler de yaşıyoruz. İş hayatında ayrımcılık gündeme geldiğinde mangalda kül bırakmayan; özel hayatında ise çok farklı davranan insanlara mutlaka denk gelmişsinizdir; ya da bunun tam tersine… Ayrımcılık karşısında aldığımız tavır sadece sosyal / özel hayatımızla sınırlı olamayacağı gibi, sadece iş hayatımızla da sınırlı olamaz. Olmamalı… Zira bunlardan birinde ayrımcılık yapmak; diğerinde ayrımcılık yapmanın kapısını aralar. Bu iki geçişken dünyanın sınırları öyle sanıldığı gibi net değildir. Ayrıca tekinde dahi ayrımcılık yapmak, “ayrımcılık yapma potansiyeli”ni içimizde canlı tutmak demektir ki, ne zaman, hangi ortamda ve nasıl ortaya çıkacağını bilemeyiz, kontrol edemeyiz.

  • İşin sırrı “Eşit Olmayanlara Eşit Muamele” edebilmekte

İnsanların eşit olduğunu hayal etmek güzel ancak ütopik bir düşüncedir. Dünyadaki sekiz milyara yakın insanın hiçbiri eşit değildir; dolayısıyla çalışanlarımız ya da iş hayatında dokunduğumuz diğer insanlar da eşit değildir. Ancak kapsayıcılık, çeşitlilik ve saygı kavramları insanların eşitliği üzerine değil; insanlara adil yaklaşılması ve aksini gerektiren durumlar dışında eşit davranılması üzerine kurulmuş kavramlardır. Bunun anahtarı tüm çalışanlarımıza ve daha geniş çerçevede tüm bireylere saygı duymak ve bilinçli / bilinçsiz; olumlu / olumsuz önyargılardan arınmaktır. İşyerinde ve iş hayatında ayırma ve kayırma kültüründen kendimizi kurtarmaktır. Kişiler, iş hayatında performansları ile ayrışırlar. Diğer farklılıklar ise kurumların zenginliği ve başarıları için olsa olsa birer katalizördür. Bugün işgücünde çeşitliliği yakalamış firmaların bilinen en temel performans kriterlerinde kendileri gibi olmayan rakiplerine adeta fark attıkları birçok ciddi araştırma ile kanıtlanmıştır.

  • Kendi İçimize Kapanmadan

Geldiğimiz noktada daha kapsayıcı ve önyargısız bir toplum ve iş hayatı hayalimiz; ancak dışa dönük, cesur, paylaşımcı ve destekleyici bir tavırla mümkün olabilir. Burada iş camiasını kendi içinde ve toplumun geri kalanı ile bu yüce amaç merkezinde bir araya getiren kolektif bir bilinç ve girişimden bahsediyoruz. Ayrımcılığa karşı kurumsal duruşumuz yalnızca kendi şirketimiz içindeki politika ve uygulamalardan ibaret olmamalı. Öncelikle “Kurumsal Sosyal Sorumluluk” çerçevesinde kapsayıcılık adına çok daha fazlası yapılmalı, herkese örnek olunmalı ve bunu başarmak için yeri geldiğinde en çetin rakiplerimizle bile el ele verilmeli. Şirketlerin kurumsal kimlikleri dışında, başta CEO’lar olmak üzere liderler ön plana çıkmalı, aktif olarak ön saflarda savaş vermeli ve seslerini geniş kitlelere duyurmalılar.

  • Kalıplara Aldanmadan

Kapsayıcılık ve çeşitlilik adına şirketlerin belki de en zorlandıkları konuların başından söylemden eyleme geçmek geliyor. Değerlerden, etikten, ilkelerden bahsediyoruz ancak kimi zaman bunu gerçekten yaşamıyor ve yaşatmıyoruz. Öncelikle çalışanlarımız  görevlerini, «kendileri olabilme» güvencesi ile yerine getirmeliler. Kimlik, bakış açısı, eğilim ve tercihlerini baskılamamalı; saklamamalılar. Aksinin, şirketteki kariyer gelişimlerinde bir engel ve kendilerine olan davranışlarda bir olumsuzluk oluşturmayacağına dair güvende hissetmeliler. Benzer şekilde bu tarz bir güveni tüm paydaşlarımızla kurmalıyız. Ortak kurumsal değerler, etik prensipler, politika ve kurallar çerçevesinde ancak kendi kişiliğimizi koruyarak hep birlikte çalışabilmeliyiz.

  • Kararlılıkla ve Tutarlılıkla

Evet belki daha gidilecek çok yol var ama toplumun genelinde ve iş hayatı özelinde kapsayıcılık adına önemli başarılar elde ettik. Öte yandan COVID19 ile birlikte, insanlık olarak bu alanda kürekle kazıyarak elde etiğimiz kazanımları kepçe ile verdiğimiz zorlu bir dönemeçten geçiyoruz. Ne yazık ki bu virüs, insanlık tarihi ile yaşıt bir başka virüsü “ayrımcılık virüsü”nü güçlendirdi. Bu yüzden eğer bu mücadelede nihai zafere ulaşamak istiyorsak çok dikkatli olmalıyız. Kurumsal kapsayıcılık dönemsel bir heves, ya da bir moda olmamalı. Bir kereye mahsus projeler veya alışıldık kotalar yeterli olmayacaktır. Kapsayıcılık şirkette kültürümüzün, değerlerimizin, etik ilke ve politikalarımızın, işyapış şekillerimizin; yani Kurumsal DNAmızın ayrılmaz bir parçası olmalı. Bu yolda ilerlemek; kendimize, birbirimize, kurumumuza ve topluma bir taahhüt olmalı. İnancımızı, gayretimizi asla yitirmemeliyiz.

Leave a comment