Archive | Jeopolitik, Dünya Ekonomisi ve Düzeni RSS feed for this section

CFO’LARIMIZIN BÖLGESEL BELİRSİZLİKLE İMTİHANI

29 Oct

Türk firmalarının yurtdışı iştahı malum… Okuduğumuz her demeç, konulan her hedef, atılan her adım daha küresel ölçekte bir oyuncu olmak isteyen firmalarımızın vizyonuna işaret ediyor. İç piyasada belirli bir doygunluk söz konusu olduğunda büyüme hikayenizi sürdürülebilir kılmak için gayet anlaşılır bir strateji. CFO’lar da finansal fizibilite, ülke riski araştırması, mevzuat inceleme, mali kaynak bulma gibi proaktif adımlarla bu süreci destekliyorlar. O halde sorun ne? Öncelikle hepinizin bildiği gibi iş yaptığımız ülkelerin çoğu yüksek getiri – yüksek risk içeren komşu coğrafyalar. 2000’li yıllardan itibaren önemli bir değişiklik, bizim “ihracatçı ve inşaatçı” kimliğimizden “uzun vadeli yatırımcı” kimliğine evrilmemiz oldu. Bu, iş yapılan ülkede ama küçük, ama büyük sonuçta ciddi bir yapılanma demek. Uzaktan değil, yerinde yönetmek demek. CFO’lar ilk bu aşamada devreye girdiklerinde nefes kesen bir tempoda çalıştılar… Yabancısı olduğumuz pazarlarda, vergi mevzuatını, ticari kanunları, bankacılık ve finans düzenlemelerini hatmettiler. Gidilen ülkelerin ekonomik dengelerini tarttılar, kırılganlıklarını tecrübe ettiler ve finansal risklerini yönetmeyi öğrendiler. Merkez adına büyüme, karlılık, yatırım geri dönüşü ve nakit akışının takipçisi oldular. Türkiye’deki genel müdürlük ile yurtdışı operasyonların nasıl sinerji içerisinde çalışabileceğini irdelediler, faaliyet modelini oturttular. Oralarda sıfırdan mali işler organizasyonlarını kurdular. Bunu gerçekleştirirken kah dış kaynak kullandılar, kah buradan adam götürdüler, kah yerinde işe alım yaptılar. İşler büyüdükçe ERP ve raporlama paketleri başta olmak üzere altyapıya daha fazla yatırım yaptılar, o ülkelerin yazılımlarını bile öğrendiler. Yerelleştiler, iş dünyasında bir çevre edindiler. Oradaki bağımsız denetçiler, mali müşavirler, hukukçular, danışmanlar, dış kaynak sağlayıcılar, resmi makamlar, finans kuruluşları, tedarikçiler, bayiler, müşteriler, iş ortakları ile ilişkiler geliştirdiler. İşlerin gidişatına göre lokal pazarlardaki büyüme, küçülme, tüzel kişilik yapısı veya iş modeli değişimi gibi hamleleri desteklediler. Çifte vergilendirme, transfer fiyatlandırması, yurtdışındaki Türk çalışanların vergilendirilmesi, yurtdışı yatırım teşvikleri ve muafiyetlerini sıkı sıkıya takip ettiler. Tüm bu zaman zarfında güneşli günler de gördüler, zor koşullar da… Çok, ama çok seyahat ettiler. Zaten yoğun çalışıyorlardı, çalışılan zaman dilimi genişleyen bir boylam aralığı karşısında uzadıkça uzadı. Döviz büfesi işletir gibi neredeyse tüm kurlara hakim olmak zorunda kaldılar. Ülke sayısı arttıkça standartları nasıl oturtacaklarına kafa yormaya başladılar. Türkiye’nin CFO’larından öte, küresel CFO’lar haline geldiler. Hem kendilerini geliştirdiler, hem çevrelerindekileri. Hikayemizin buraya kadar olan kısmı yorucu ama bir o kadar da keyifli bir yolculuğu anlatıyor. Peki, bugün değişen ne?

Açıkçası daha önce aktarmış olduklarım aynen devam ediyor. Yurtdışı iştahında bir değişiklik yok. Değişen ise şu: Yemeklerin biraz tadı kaçmaya başladı… Zira bahsettiğimiz yüksek risk – yüksek getiri kısmında denge, risk tarafı lehine sürekli bir kötüleşme eğiliminde. Potansiyel riskler, gerçekleşen risklere dönüşmeye başladı. Hatta birçok öngörülemeyen risk ile de karşılaşmaya başladık. Bu yeni düzen(sizlik) de CFO’ların keyfini doğal olarak kaçırdı. O kadar çok şey ardı ardına gerçekleşiyor ki, insanoğlu bazen en sonunculara odaklanıp yakın geçmişi dahi unutuyor. Bu noktada biraz hatırlatma yapmak istiyorum. Öyle çok uzaklara gitmeyeceğim. Ne zaman dilimi, ne de coğrafya olarak… 2008 küresel krizinden başlayarak, 2015 yılı sonuna kadar olan son yedi buçuk seneye odaklanacağım. En başta çevre ülkeler olmak üzere Türkiye’nin geleneksel yatırım pazarlarına dikkat çekeceğim… Firmalarımızın en çok yatırım yaptığı ülkeler şu bölgelerde yer alıyor: Ortadoğu ve Kuzey Afrika, Balkanlar ve Doğu Avrupa, Kafkaslar, Türki Cumhuriyetler, Rusya ve diğer bazı Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri. Ve nihayetinde batı Avrupa’yı da pas geçmemek gerekiyor. Sözü daha fazla uzatmadan birkaç önemli gelişmeyi sayalım: Global Krizi takiben… Yunanistan Krizi, Rusya-Gürcistan Savaşı, Arap Baharı, Petrol ve Doğalgaz Fiyatlarındaki Düşüş, Irak, Suriye ve Yemen’de Devam Eden İç Savaş, İran-Batı Gerginliği, Rusya-Ukrayna Gerginliği, Devam Eden Diğer Bölgesel Sorunlar (Balkanlarda Etnik Gerginlikler, Arap-İsrail Gerginliği, Azerbaycan-Ermenistan Gerginliği), Rusya İle Uçak Krizi, Batı Coğrafyalarındaki Terörist Eylemler gibi uzayıp giden, “fazlası yok – eksiği çok” bir listemiz var.

İşte böyle bir kaotik ortamda paranın rotasını tutturmaya çalışıyor CFO’lar. Daha bir ülke stabil hale gelmeden ötekisi kaosa sürükleniyor. Otel işleten de, mağaza açan da, fabrika kuran da, şirket satın alan da, şantiyesi olan da dertli. İhracatçıları saymıyorum bile. Neden dertliler? Çünkü mal-hizmet akışında aksamalar oluyor (Örnek: sınır kapılarında can ve mal güvenliği, hudut ve gümrüklerdeki sıkıntılar, değişen vergi ve kota uygulamaları vb). Üretime ara verildiği, ofislerin – mağazaların geçici olarak kapandığı dönemler oluyor. Bu süreler çok uzayabiliyor. Ne zaman açılabileceklerini kimsenin öngöremediği bile oluyor. Satışlar düştüğü veya en azından beklendiği gibi seyretmediği için gelir tahminleri ve hedefleri tutmuyor. Sabit giderlerin yüksekliği, yatırım finansmanı gibi konularda büyük çaba sarf etmek gerekiyor, bütçe disiplini sağlamak güçleşiyor. Rusya’daki, Azerbaycan’daki gibi büyük devalüasyonlar oluyor, bunun sonucunda da kurdan beklenmedik zararlar yazılıyor. Hatta CFO’lar öyle karmaşık resimlerin içerisinde buluyorlar ki kendilerini, finansal riskleri yönetmekten başka işlere vakit ayıramıyorlar. Dolar bazlı hammadde tedarik eden, işçiliği ve genel giderleri ağırlıklı Türk Lirası olan, satışları da Euro ve Ruble olarak gerçekleşen, bir miktar TL, ama çok daha fazla döviz kredisi olan bir şirkette CFO’nun açık pozisyonu kapatmak, kur riskini yönetmek adına nasıl bir gayret harcaması gerektiğini şöyle bir düşünün… Üstelik böylesine volatilesi yüksek dönemlerde… Bunlara ek olarak, sıkışan piyasalarda tahsilatlar da aksıyor. Nakit akışı etkilendiği gibi, farklı coğrafyalarda hukuksal mücadeleler başlıyor. İflaslar artınca alacak riski artıyor. Bazı durumlarda fabrika, ofis gibi fiziki varlıklar dahi zarar görebiliyor. Eğer biz bir başka ülkeyle sorun yaşarsak, en uç noktalara bile gidebilecek şekilde bu ticarete yansıyor. Çalışanlar için global mobilite riskli hale geliyor. Zaten fazla sayıda ülkede iş yapıyorsanız mevzuat değişikliklerinin sürekli gündemde olduğunu söyleyebilirsiniz. Diyeceksiniz ki “Mevzuat bu, öyle her sene değişmez ki!”. Sadece bir – iki ülkede var olsanız, belki kısmen haklısınız. En azından radikal değişiklikler o kadar sık olmuyor. Ama ülke sayısı arttıkça, illa ki her sene birkaç yerde bu değişiklikler kurumunuzu etkiliyor. Bir de buralarda karar ve aksiyon alınırken yalnız değiller. Kurumda Genel Müdür, hatta bazen Yönetim Kurulu’ndan bile başlayarak birçok farklı yöneticiyi ikna etmeleri gerekiyor. Tüm bunlar olurken, Türkiye’de de hayat devam ediyor ve mevcut ekonomik iklimde bu hayat pek o kadar kolay değil bir CFO için… İşte böyle bir resimde CFO’lar adeta yurtiçi ve yurtdışı operasyonlar arasında ortadan ikiye bölünüyorlar. Bunun sonucunda yurtdışı operasyonları hızla büyüyen firmalarda her iki taraf için de ayrı birer CFO atanması gündeme geliyor. Bugün için oran olarak bu sayı yüksek değil. Ama riskler de bu şekilde devam ederse, büyük olasılıkla bu kaçınılmaz olacak…

Advertisements

JEOPOLİTİK FİNANS VE TÜRKİYE İÇİN ÖNEMİ

28 Oct

Her CFO ekonomiyi yakından takip etmelidir, hatta her CFO aynı zamanda bir “Chief Economist” yani Baş Ekonomist gibi piyasalara yakın durmalıdır. Sadece Türkiye değil, dünya ekonomisine de hakim olmalıdır… Bunlar gayet aşina olduğumuz ve aslında son derece yerinde söylemler. Ancak son dönemlerde bu tanımı biraz derinleştirmemizde fayda var: “Türkiye’nin CFO’ları, özellikle “Bölgesel Ekonomi”ye hakim olmalı ve “Jeopolitik Finans” vizyonuna ile hareket etmelidir”. Ülkemiz, birçoğu enerji kaynakları açısından oldukça zengin konumdaki yüksek risk – yüksek getiri barındıran ülkelerle çevrilidir. Ülkelerin doğal olarak komşuları ile yoğun ticari ilişkiler içerisinde bulunduğu göz önünde barındırıldığında, komşu ve yakın coğrafyalarda oluşan gelişmelerin er ya da geç; ama az, ama çok bizleri de etkilemesi kaçınılmazdır. Bu nedenle bölgesel ekonomilere tabir yerindeyse zoom yapılarak bakılmalıdır. Bu yazımızda buna ilişkin bazı örnekler paylaşacağız. Ama öncesinde küresel ekonomide 2016’nın ilk çeyreği sonrasında ortaya çıkan tablo ile ilgili kısa bir değerlendirme yapalım. Şu anda dünya ekonomisi nasıl gözüküyor:

  • Borçlanma üzerine kurulu bir global büyümenin içindeyiz: Hem ülkeler, hem şirketler, hem bireyler için bu geçerli… Herkes borçlu ve borçlanma, yatırımların çok daha üzerinde. Özetle, olmayan parayı harcıyoruz ve bu ne kadar sürdürülebilir, tartışılır.
  • Büyümede %2,5 seviyelerine takılmış durumdayız ve işsizlik ise artmaya devam ediyor. 2016 yılının sonuna kadar 200 milyon kişilik bir küresel işsizler ordusuna ulaşılacağı düşünülüyor. Diğer taraftan, açlık sınırı altında yaşayan kişilerin oranı %14’e düştü. En azından bu iyi bir haber sayılabilir.
  • Gelişmekte olan ekonomilerin zayıf performansları dikkat çekiyor. Çin’in büyümesinin yavaşlaması, Brezilya’daki küçülme, Rusya’nın son yıllarda yaşadığı zorluklar “Acaba BRICS’e neler oluyor?” sualini sordurtuyor. Gelişmiş ülkeler zaten uzun zamandır mütevazi büyüme oranları ile idare ediyorlar. Bir de özellikle küresel bankacılık sistemine ilişkin endişeler taşıyorlar. Batılı başkentlerde “Bir 2008 benzeri daha, artık yakın zamanda kaldırılamaz” düşüncesi hakim.
  • Dolar güç kaybetmiyor, emtia fiyatları düşüşte. Tüm gelişmeler “Dutch Disease” hassasiyetini yeniden bizlere hatırlatıyor. Yani tek bir sektöre, ürüne ya da pazara odaklı olan ekonomilerin, piyasa şartları terse döndüğünde düştükleri olumsuz durumun ne kadar can acıtıcı olabildiğini görüyoruz. Örnekler çok fazla ama Rusya, Venezuela, Nijerya, birçok OPEC ülkesi, Güney Afrika ilk akla gelenler. Biraz daha açmak gerekirse; Venezuela’nın ihracatının %96’sı petrol… Petrol fiyatlarındaki seyri belirtmeye ise, gerek dahi yok. Demir cevherinin (Brezilya’nın 1 numaralı ihraç kalemi) bir zamanlar tonu 150 $ iken, şimdi ise 40 $ civarı. Ekonomide çeşitlilik şart!
  • Küresel ve ulusal güvenlik endişeleri ile siber güvenlik belirleyici olacak gibi gözüküyor. Bu tabii ki ülkeler arasında mal, hizmet ve işgücü dolaşım serbestisini etkiliyor. Terörün gölgesindeki kilit tartışma ise şu: Liberal olmayan bir dünyada liberal bir uluslararası ekonomi mümkün mü? Biraz da kısa kısa kıtalara bakalım…
  • Öncelikle “Kuzey ve Güney Amerika” ile başlayalım. Herkes ABD başkanlık seçimlerine odaklanmış durumda. Öte yandan dış politikada ise Küba ile buzları eriten, AB ile ticaret anlaşması üzerine çalışan bir ABD var. Ancak önemli ölçüde emtia ve doğal kaynak fiyatlarının gidişatına bağlı olan Latin Amerika ülkeleri ciddi sıkıntı yaşıyorlar. Hatta bazı konularda Kanada bile… Öyle ki, Latin Amerika 1999’dan beri ilk kez 2015’de durgunluk yaşadı. Biraz da rakam paylaşalım: 2015’de ABD Dolarına Karşı Değer Kaybı: Meksika Pezosu’nda %15; Kolombiya Pezosu’nda ise %28… Brezilya’da 13 sene sonra çift haneli enflasyon 2015 yılında görüldü (%11’e yakın) “Karnavalın sonu mu?” diye bir endişe hakim… Bu ülkelerin çoğu kritik düzeyde ABD ekonomilerine endeksliler. Kanada’nın dış ticaretinin %70’i; öte yandan Meksika’nın dış ticaretinin %64’ü ABD ile!
  • Gelelim Asya Pasifik bölgesine… Bu bölgedeki ülkelerden 10 tanesinin nüfusu, dünya nüfusunun %50’sini oluşturuyor ve dünyadaki büyümenin %40’ı bu bölgeden geliyor. Bölge ekonomisi 2014’de %6,8, geçen yıl ise %6,5 büyüdü. Ama bu büyümenin arkasındaki gizli güç Çin tabii ki… Çin’i ayrı tutarsak 2015 büyüme oranı %4,6. Çin ekonomisindeki yavaşlama ise dikkat çekici. Eski model artık işlemiyor. İç pazar öne çıkıyor. Bir de Çin ile ilgili önemli jeopolitik gelişmeler var. Ekonomi alanında olduğu kadar askeri bir güç olarak da ön plana çıkmaya başlayan bu dev ülke ile komşuları, başta yapay adalar konusu ve bazı bölgelerin paylaşımı nedeniyle yüksek gerilimli bir ilişki sürdürüyorlar. Güney Çin Denizinin sularının ısınmasındaki sebep, tabii ki doğal kaynaklar. Çin’de yaşanan gelişmeler, bölge ülkelerini de etkiliyor. Örneğin Avustralya’da Çin’in üretimine olan bağımlılık dikkate alınmalı. Zaten son yıllarda gördüğümüz üzere Bölgedeki ülkelerin birbirleri ile ticareti artış eğiliminde. Bu resimde Japonya bildiğiniz gibi. Büyüme: yok, Enflasyon: yok, Nüfus artışı: yok… Kim bilir, belki de yıllardır üzerine yoğunlaştıkları “robotik” bilimi ile ileride tekrar bir mucize yaratırlar. Hindistan için sorulan soru ise şu: Kaplan ne zaman tam kükreyecek? Orta gelir tuzağını aşıp tarih yazan Güney Kore mucizesi ise Kore yarımadasındaki bitmeyen gerginliğin gölgesinde yaşıyor. Bölgede üretim üssü olanlar veya teknoloji ihraç edenler gene bir şekilde idare ediyorlar. Emtia ihraç edenler için ise durum daha sıkıntılı çünkü yukarıda da belirttiğimiz gibi, fiyatlar düşmeye devam ediyor. İlk başta çok ses getiren Şanghay İşbirliği Örgütü (popüler adıyla “Şangay Beşlisi” – oysa gerçekte üye sayısı şu anda 6) henüz beklenen etkiyi yaratmadı. Bakalım gelecekte bu durum değişecek mi?
  • Ve tabii ki bizim de bir parçası olduğumuz Avrupa – Ortadoğu – Afrika bölgesi. Dünya petrol üretiminde ilk 8 ülkeden 5’inin bu bölgede olduğunu söyleyerek söze başlayalım ve önce Avrupa’nın bir resmini çekelim. 2008 sonrası küçülen ekonomilerin ve krizlerin kıtası olan Avrupa, şu anda göçmen krizi ile boğuşuyor. Zaten ülkemiz buna en güzel örnek. Burada sadece ekonomik değil, sosyal bir felaketten bahsetmekteyiz. Maalesef 2015 yılında yurdundan olan kişi sayısı tüm zamanların rekorunu kırdı. Avrupa ekonomisi biraz toparlanır gibi gözükse de, dış değil, iç talebi tekerleği döndürüyor. Yüksek oranda işsizlik bazı ülkelerde kronik hale geldi. Fransa’da bile işsizlik %10’u aştı. Teşvikler, yeni paketler yolda. Küresel ve ulusal güvenlik endişelerinin birçok sektörü ve ülkeyi temelden sarstığı kıtada yeni riskler de kapıda bekliyor. Haziran’da İngiltere’de yapılacak olan referandum (nam-ı diğer “BREXIT” konusu), sınırlarını genişleten ve dünya sahnesindeki çok daha aktif bir “yeni” Rusya ilk akla gelenler. Ortadoğu’da da durum çok iç açıcı değil. Petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki rekor düşüş refah seviyesini derinden etkiledi. Daha da önemlisi, “Arap Baharı bitmek bilmeyen bir kışa mı dönüştü?” sorusunu sorduran bitmek bilmeyen savaş durumu. Bölgede son dönemdeki en çarpıcı gelişmelerden biri, İran’ın üzerindeki ambargoların kalkıyor olması. Kolay değil… 1990’da Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra küresel sisteme «yeniden entegre olan» en büyük ekonomi. Ayrıca bölgedeki savaş tehdidi açısından da önemli bir gelişme. Afrika’ya gelince… Afrika’nın kuzeyini daha çok Ortadoğu ile birlikte anmak daha doğru olur. Sahra altı Afrika ise din temelli çatışmalar ile açlık ve salgın hastalıkların gölgesinde yaşamaya devam ediyor. Buradaki zengin kaynaklara göz diken Çin’in bölgeye artan ilgisi kayda değer. Çin’in buradaki ülkelere yaptığı yıllık uluslararası yardım rakamlarının seyri bile bize güzel ipuçları veriyor. Aslında büyüme oranları fena sayılmaz. Ama son dönemlerde sıkıntılar var. Bölgenin iki önemli ekonomisi olan Güney Afrika ve Nijerya’daki zayıf büyüme performansı kaygı yaratıyor.
  • İran’ın Dönüşü: Peki dünya ile entegre bir İran, Türkiye için ne ifade ediyor? Önce bazı rakamlar paylaşmak istiyorum: İran’ın en çok ihracat yapılan ülkelerdeki sıralaması: 2013’de 9. / 2014’de 9. / 2015’de 10. sıra olarak dikkat çekiyor. İran’a olan ihracatta 2013 – 15 döneminde %12,6 azalma var. İran’ın en çok ithalat yapılan ülkelerdeki sıralaması ise şöyle: 2013’de 6. / 2014’de 6. / 2015’de 8. sıra. İran’dan olan ithalatta değişim gene 2013 – 15 döneminde %40,8 azalma olarak dikkat çekiyor. Ambargo ve petrol fiyatlarındaki düşüşü, bu rakamları değerlendirirken dikkate almayı unutmamalıyız. Bir diğer önemli konu ise İran’ın Rusya’dan sonra en büyük 2. doğalgaz tedarikçimiz (payı %16) olması. Şimdi, yeniden sahne alan bir İran Türkiye için avantaj çünkü: Ambargonun ikili ticaret üzerindeki gölgesi kalkıyor, potansiyel büyük. Zaten aktif olduğumuz ve itibar gördüğümüz büyük bir pazarın daha da büyüme şansı var. Bölgesel barış ve istikrar açısından kuşkusuz faydası olacak. Dezavantajlar olabilir mi? Olabilir, çünkü: Artık bu pazarda gelişmiş ekonomilerin çetin rekabetine maruz kalacağız. İran, uzun vadede bize önemli bir rakip haline gelebilir. İki ülke arasında dış politika konusundaki görüş ayrılıkları ticareti etkileyebilir. Ne olursa olsun, İran Türk şirketleri için sürekli radarda olan bir ülkeydi ve böyle giderse çok daha popüler olacak.Böyle bir yazıda Rusya’ya değinmemek olmazdı. Gürcistan – Ukrayna – Suriye üçlemesi ile dikkatleri üzerine çeken «Yeni Rusya» sadece bölgedeki değil, dünyadaki ekonomik dengeler açısından da çok önemli bir ülke. Bu ülkedeki gelişmeleri özetlersek; «Süper güç» formuna geri dönüşe vurgu yapmalıyız. Şangay 5’lisi (6’lısı) isimli yeni bir blok ile her konuda anlaşıyor olmasalar bile özellikle Çin ile olan yakınlaşma dikkat çekiyor. Petrol fiyatlarındaki düşüşün negatif etkisi yaşanıyor olsa da, değişmeyen koz olarak doğalgaz hep masada. Batının «kısmi» ambargosunun dış ticaret / para trafiği / yatırım alanlarındaki etkileri hissediliyor ve tabii ki rubledeki önemli devalüasyon ülke ekonomisini derinden etkiledi.
  • Rusya Türkiye için de çok önemli bir ülke. Yakın zamandaki gelişmeler ve istatistikler bunu çok güzel anlatıyor:
  • Yeni Rusya: İran pazarı, 78,5 milyon nüfus önemli bir potansiyel ve büyük bir altyapı yatırımına ihtiyaç var. Bu durum gelişmiş ekonomilerin iştahını kabartıyor. Örneğin Airbus ile 114 uçaklık alım için müzakereler sürüyor. İran’ın 100 milyar $’lık dondurulmuş varlıkları serbest bırakıldı. Petrol fiyatlarındaki düşüşün negatif etkisi yadsınamaz bir gerçek ama fiyatlar eğer toparlamaya başlarsa artık petrol ihracatına ambargo olmadığı için resim epey değişir. 2017 i.im hedef, günlük 2 milyon varil üretim. Ama halen bazı soru işaretleri de var. Bölgesel istikrarsızlığın (özellikle Suriye) etkisi hissediliyor. İranlılar halen ülke dışına para transfer edemiyorlar, bankada döviz hesabı açamıyorlar. İşletmeler L/C (akreditif) alamıyorlar. İçeride de yapılacak çok reform, atılacak çok adım var.
  • Şimdi yazımızın en başında gündeme getirdiğimiz “bölgesel ekonomi” ve “jeopolitik finans” bakış açısı ile ülkemizi yakından ilgilendiren iki konuya odaklanalım: 1-İran’ın Dönüşü, 2-Yeni Rusya.
  • Türkiye’ye en çok turist gönderen 2. ülke (2013 payı: %12,2, 2015 payı: %10, Şubat 2016 payı: %1,6)
  • En büyük doğalgaz tedarikçimiz (%55)
  • Türk akımı projesi, nükleer santral gibi mega ve kritik projelerimiz var.
  • Türk müteahhitleri için en büyük yurtdışı pazarı. (Yurtdışı müteahhitlik hizmetlerindeki payı %19,6 (1972-2015), ayrıca toplam proje sayısında 1. sırada (yaklaşık 2.000). Toplam proje bedeli ise 61,3 milyar $.
  • Türkiye’nin ilk 500’te yer alan firmaları için önemli bir FDI (doğrudan yatırım) merkezi durumunda. Buna paralel, son yıllarda Rus firmaların Türkiye’de artan doğrudan yatırımı dikkat çekiyor.
  • Türkiye’de yabancılara konut satışında ilk sıralarda yer alıyor.
  • Türkiye için önem taşıyan diğer BDT ülkeleri üzerinde Rusya’nın ciddi bir etkisi var.
  • Rusya’nın en çok ihracat yapılan ülkelerdeki sıralaması: (2013’de 5. / 2014’de 6. / 2015’de 11.) Rusya’ya olan ihracatta değişim (2013 – 15): %48,5 azalma şeklinde gerçekleşti.
  • Rusya’nın en çok ithalat yapılan ülkelerdeki sıralaması: (2013’de 1. / 2014’de 1. / 2015’de 3.) Rusya’dan olan ithalatta değişim (2013 – 15): %18,4 azalma şeklinde gerçekleşti.

Bu tablodan da görüldüğü gibi, iki ülke ilişkilerinde önce normalleşme ve sonrasında eski günlere dönüş – hatta daha da gelişme – her iki ülkenin de menfaatine. Türk şirketlerinin, bu ülkedeki gelişmeleri de oldukça yakından izlemeye devam etmeleri gerekiyor. Çünkü “jeopolitik finans”, bunu gerektiriyor…

Güney Kore = Mucize

25 Oct

Herkes Türkiye ekonomisini konuşurken, biraz konuyu dağıtmak adına bu yazımda Güney Kore’yi mercek altına aldım.

Daha önce G.Kore’yi BRICS ve MIKT ülkeleri ile karşılaştırmış, bu 9 ülke arasında en az nüfusa sahip olmasına rağmen, “Gelişmiş Ülkeler” ligine yükselmiş tek ülke olmasına değinmiştim.

Kişi başına düşen milli gelirde diğerlerine fark atmış durumda. Ayrıca hiçbir kayda değer doğal kaynağı yok. Alan olarak da öyle büyük bir ülke değil. G.Kore deyince çoğumuzun aklına Samsung gelir, Hyundai, LG, Daewoo, Kia gelir. Öte yandan Hyundai’yi otomotiv devi olarak tanımayan yoktur ama daha az kişi Hyundai Heavy Industries diye bir başka firmanın dünyanın en büyük gemi yapımcısı olduğunu bilir. Ya da SK Group’un 2. büyük chip üreticisi, POSCO’nun da 4. büyük çelik üreticisi olduğunu…

Bu kadar çok global markası olan bir ülkenin ihracat odaklı bir büyüme modelini benimsediği aşikar. Bunu yapan ilk onlar da değil. G.Kore, dünyanın en büyük 6. ihracatçısı ve de ayrıca 7. ithalatçısı.

Koreliler ekonomilerindeki bu gelişime “Han Nehri Mucizesi” ismini takmışlar. Adına ister mucize diyelim, ister başka bir şey. Ortada bir başarı hikayesi olduğu yadsınamaz. Peki nedir G.Kore’yi bugünkü imrenilen noktaya taşıyan? İhracattaki başarıysa yanıt, o zaman ikinci soru geliyor akla: Nasıl başarılı oldular ihracatta? “Japonya ne yaptıysa aynısını yaparak” diye yanıtlayanlar var bu soruyu. Bence bu yanıt biraz geçiştirmek olur.

Veyahut şöyle sıralayabiliriz: Marka yarat – ARGE’ye önemli ölçüde kaynak ayır – yenilikçilik ve teknolojiyi en iyi şekilde harmanla – sanayii odağını kaybetme” Bununla yetinmeyip “Merkezden planlanıp; hükümetçe yönetilen bir yatırım modelinden, pazar odaklı bir işleyişe geçmek, finansal piyasaların reforma tabi tutulması vs.” gibi açıklamalar da yapabiliriz. Bunların hepsi doğru. Ama belki de en dikkat çekici olan, yaptıkları dev serbest ticaret anlaşmaları. 2007 yılında ABD, 2009’da ise Avrupa Birliği ile. Bir de Avustralya ile olan var. İhracatta da, ithalatta da yaklaşık hacmin yarısını kaplayan aynı 3 ülke aslan payına sahip: Çin, ABD, Japonya. Kim bu üç ülke? Dünyanın en büyük 3 ekonomisi. “Büyük oynamak” bu olsa gerek.

Sanmayın ki her şey Koreliler için hep güllük gülistanlıktı. Son 100 seneye baktığımızda, 1910-45 arası işgal altında geçen; sonrası da tamamen zıt iki ideolojinin yönetimi altında Kuzey ve Güney diye bölünmüş olan Kore’nin; son dönemlerde ekonomisi de büyük çalkantılar yaşadı. 1997 yılında Asya Finansal Krizi patlak vermişti. İşte o yıl, G.Kore ekonomisi için büyük sıkıntı ve şiddetli bir likidite krizi baş gösterdi. (Bazı yönleriyle bizim 2001 krizini andırır) 1998’de ekonomi ciddi anlamda küçülmeye devam etti. Ülkenin önemli bir değeri koskoca Daewoo ayakta kalamayınca yabancıların eline geçti. Haliyle IMF, çeşitli tedbirler, yeniden yapılanma, bankacılık sistemine çeki düzen yani bilindik hikayeler…

Sonra 2008 küresel krizi kapıyı çaldı. 10 senelik büyüme trendi, 4. çeyrekte dönemsel olsa da sona erdi.  Biraz ironik olacak ama para birimleri Won, İngilizce “kazanmış” anlamına geliyor olsa da; krizde Dolara karşı yaklaşık yüzde 35 değer kaybetti. Bu kadar ihracata dayalı bir ekonomi, kimse ithalat etmiyorken nasıl ayakta kalsın? Gene de 2008’i büyüme ile kapattı, 2009’da ise küçülmedi. Hani biz “teğet” diyoruz ya, işte ondan…

Biraz makroekonomiyi geri plana itelim ve gelelim “Kore’yi Kore yapan” bazı çarpıcı gerçeklere. Öncelikle gördüğüm kadarıyla bizim “eğitim şart” sloganımız Kore’de ciddi kabul görmüş. Yüksek öğrenime kayıt yaptıranların oranı açısından dünya birincisi. ARGE dersek, bu alanda yapılan harcamalarda dünyada 7. sırada. GSMH’nın bir oranı olarak bakarsak ise üçüncü. Bu kadar ARGE bir yere varıyor mu? Varmaz olur mu: Patent sayısında dördüncü., kişi başına düşen patentte ise ikinci. Demek ki sonuç alınıyormuş.

Teknoloji ülkesi olunca, yüzde 83 internet penetrasyonu söz konusu. Doğrudur; İzlanda’da bu oran yüzde 95 ancak G.Kore’nin nüfusu 50 milyon kişi, İzlanda’nın ki 320 bin. İnsani gelişmişlik endeksinde de 12. sırada olduklarını belirteyim. Öte yandan G.Kore Strateji ve Finans Bakanlığına göre (bu arada bakanlığın ismine dikkatinizi çekmek isterim), Koreliler haftada 44.6 saat çalışıyorlarmış (OECD ortalaması: 32.8). Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkeleri yakalayabilmek için böylesi bir tablo ile karşılaşıyorlar maalesef. Ama mesele sadece çok çalışmak değil, akıllı çalışmak. Zaten bunu başaran da, sınıf atlıyor.

Ayrıca, tamam çok çalışıyorlar ama ortalama ömürde de dünya 25.si. Bir G.Koreli, bir Alman, İngiliz veya Amerikalı’ya göre daha uzun yaşıyor. Seul Olimpiyatları, Lost gibi fenomen olmuş bir dizinin başrollerinde iki Koreli’nin de yer alması, 2002 Dünya Kupası, Gangnam Style ile dünyayı kasıp kavuran PSY, olimpiyat madalya tablosundaki inanılmaz yükselişleri, Apple ile göğüs göğüse çarpışan Samsung vs… Hiçbir şey rastlantı değil. G.Kore yükselen yıldız. Dünyadaki “marka algısı” oldukça yüksek. Hem de bunu kuzeydeki komşuları ile olan yüksek gerilim hattının gölgesinde ve savunma harcamalarının bütçe üzerindeki önemli baskısına rağmen başarıyorlar.

G.Kore hikayesinden benim 5 temel çıkarımım var:

1) Başarı ancak sürdürülebilir olduğu zaman anlam kazanıyor.

2) Krizler, kötü günler olabilir. Önemli olan çabuk ve asgari hasarla atlatabilmek.

3) Ekonomide başarı, ekonomi dışındaki doğru adımlarla da büyük ölçüde ilişkili.

4) Başaranları takdir etmek de, taklit etmek de oldukça normal.

5) Herkes görür, inceler, deneyimler ve sonuçta kendi başarı hikayesini yazabilir…

Londra – Paris – New York – Milan: Out, İstanbul – Bangkok – Dubai – Moskova: In

25 Oct

Dünyada bir zamanlar şehir devletleri ekonomik, siyasi, askeri, sosyal yani her açıdan oldukça güçlü konumdaydı. Daha sonra imparatorluklar ve üniter devletler sahneye çıktı. Günümüzde ise şehirler tekrar ön planda. Aslında merkezi yönetimlerin en fazla söz sahibi olduğu dönemlerde bile dünyada belli başlı kentler ihtişamlarından, ticari önemlerinden bir şey kaybetmediler. Peki o halde değişen ne?

Nasıl ki artık gelişmiş ekonomiler ile gelişmekte olan ekonomiler arasında daha dengeli bir paylaşım söz konusu ise, bu ülkelerdeki şehirler arasında da benzer bir duruma rastlamaktayız. Yani artık sadece “Londra – Paris – New York – Milano” döneminde yaşamıyoruz. Bence bundan böyle “Bangkok – Dubai – İstanbul – Moskova”  dörtlüsü ön planda olacak. Her yerde bu şehirleri duyuyor ve konuşuyor olacağız. Zaten her biri birer “marka şehir”. Dünyada aklınıza ne kadar sıralama varsa koşar adım tepelere tırmanıyorlar. Ekonomik açıldığından bakıldığında GSMH’laları, birçok ülkeninkinden daha büyük. Üstelik komşu illeri yani hinterlandları da işin içine katıyor olsak, çok daha etkileyici bir tablo ortaya çıkıyor. Diğer yandan gelişmiş ülke ve gelişmekte olan ülke arasındaki bazı temel farkları “Dünya Yaşanabilirlik Endeksi-EIU” gibi bir sıralamayı baz alınca hemen fark ediyor insan. Ama burada da makas daralıyor, fark kapanıyor.

Peki önerdiğim listede niçin bir Pekin, Şangay, Seul, Mumbai, Jakarta; ya da örneğin bir Mexico City, Johannesburg yok?

Öncelikle favori dört şehrimin hepsinin aynı iki kıtadan olduğunu fark etmişsinizdir. Hatta Türkiye ve Rusya’nın birer Avrasya ülkesi olduğu gerçeğinden hareketle; oldukça Asya eksenli bir seçki bu. Bu bakış açısı ile Çin, Hindistan, Kore ve Endonezya şehirlerini de listeye alabilirdim. Ancak artık Çin, Hindistan ve Kore’yi “ayrı bir gezegen” olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Endonezya ise ülke olarak oldukça önemli bir konumda ancak Jakarta şehir olarak kendini çok ön plana çıkarabilmiş değil. Diğer taraftan Mexico City ve Johannesburg, belki de coğrafi olarak konumlarının dünyadan bir ölçüde izole olmaları sebebiyle bazı konularda daha geri planda kalıyorlar.

İstanbul, birçok sorununa rağmen gene de Türkiye’nin yıldızı, gururu. Paha biçilmez bir mücevher. Zaten bu sorunlar neredeyse bu dört şehrin hepsinde ve dünya metropollerinin büyük çoğunluğunda var. (Trafik, göç alma, hava kirliliği, diğer ekolojik problemler, güvenlik vs.) Bangkok’a 2, Dubai’ye 3, Moskova’ya 5 kez gitme şansım oldum. Zaten yaşadığım şehir de İstanbul. Böyle olunca, masa başı araştırmasından öte bireysel deneyimleme şansım da oldu. Belli başlı kriterlere göre bu dört şehri kıyasladım. Aslında bakılabilecek bir çok kriter var. İklim, Coğrafi Konum, Kültürel Miras, Global Kimlik ilk aklıma gelenler… Gene de ben popüler ve genel kabul görmüş bazı sıralamalara itibar ettim.

Tabii bu şehirler arasında kıyasıya bir rekabet yaşanıyor. Özellikle coğrafi olarak birbirlerine yakın sayılabilecek Moskova, İstanbul ve Dubai bir anlamda bölgesel liderliğe de oynuyorlar. Bangkok ise birçok açıdan daha farklı bir kent deneyimi sunuyor. Bu yarış aklınıza gelecek her platformda kendin hissettiriyor: “Küresel-Bölgesel Finans Merkezi” olmak; çokuluslu şirketlerin yönetim merkezi haline gelmek; dev spor – sanat – bilim organizasyonlarına ev sahipliği yapmak; mega bayındırlık projeleri, milli havayolu şirketlerinin de baş aktörlüğü ile uluslararası hub olarak konumlanmak; lojistik merkezi olarak ön plana çıkmak; yabancılara da hitap eden dev ve prestijli gayrimenkul projelerini arz etmek; daha fazla turist; daha fazla doğrudan yabancı yatırım, daha fazla sıcak para çekmek… Ben bu zorlu yarışta İstanbul’un burun farkı ile de olsa ön plana çıkacağına inanıyorum.

Kuveyt, BAE, Katar… Körfezin rüzgarı nereye kadar?

25 Oct

Ortadoğu denilince biz hemen komşularımız ve onların komşularına odaklanıyoruz. Ama azıcık daha güneyde, dünya yeniden kuruluyor. Peki ama ne kadar farkındayız? Kuveyt, BAE, Katar’ın yakın dönemde yaşadıkları dönüşüm, gösterdikleri performans oldukça dikkat çekici. Kuveyt’te projeleri olan bir inşaat firması, Dubai’yi görmeye giden bir turist, Katar’da yapılacak Dünya Kupası’ndan haberdar bir futbolsever kuşkusuz biraz daha farkındadır bu değişimin.

Bu ülkeler ne yaptılar derseniz, yanıt öncelikle sağlam bir strateji ve “master dizayn”. Basit sentezler… Sosyo-ekonomik eksende biraz geleneksel, biraz liberal. Dışarıya açılan ve bir yandan da belli ölçüde içine kapanık. Gelişmiş ülkelerden beyin göçü, dar gelirli ekonomilerden iş gücü tedariğinin yerellerle karışımı ile heterojenleşmiş bir demografik yapı.  “Şehir devleti” anlayışının postmodern yorumu. Biraz Adam Smith, biraz Jack Welch karışımı rekabetçilik anlayışı. Biraz birbirleri ile yarış, biraz GCC çatısı altında işbirliği. Hem birbirlerini öykünme, yeri geldiğinde de farklı bir yol çizme…

Şimdi biraz rakamlara çevirelim gözümüzü ve bakalım bize ne anlatıyorlar:

Dünya Sırası BAE Katar Kuveyt
Kişi Başına Milli Gelir (Dünya Bankası, 2012-3, SGP) 7 1 3
Rekabetçilik Sıralaması (2013-4) 19 13 36
Petrol Rezervleri (2012) 6 12 7
Doğalgaz Rezervleri (2012) 17 3 19
Göçmenlerin Toplam Nüfusa Oranı 1 2 3
Nüfus Artışı (2000 – 2010) 2 1 7

Bir kere bu ülkelerin en büyük sorunu “küçük nüfus”a sahip olmalarıydı. Ama tablodan da anladığımız üzere bu konu artık aşılıyor gözüküyor. Bunun temelinde de inanılmaz oranda başka ülkelerden göç almaları yatıyor. “Göçmenlerin Toplam Nüfusa Oranı” açısından baktığımızda, dünyada ilk üç sırada bu üç ülke var. Bunun tetiklemesiyle de yakın zamandaki nüfus artışında da gene en ön sıralardalar. Bu tabloda paylaşmadığım ilginç birkaç ilginç bilgiyi de aktarayım: “Çalışan Nüfusun Toplam Nüfusa Oranı” ve “Erkek Nüfusun Çalışan Nüfustaki Payı” gibi demografik göstergelerde de çok ön sıradalar. Bunun başlıca sebebi her birinin adeta en baştan inşaa ediliyor olması. Taahhüt sektörü almış başını yürümüş durumda. Bizim müteahhitlerimiz de bu pastadan paylarını alıyorlar. Ayrıca hizmet sektöründeki artan işgücü gereksinimini de unutmamalıyız. Başta Güney Doğu Asya ülkeleri ve diğer Arap ülkelerinden olmak üzere, elverişli koşullarda işgücüne erişimleri var. Batılı ülkelerden çalışmaya veya yaşamaya gelip yerleşenler ise, tüketim eksenli yaşam tarzları ile iç talebe önemli bir canlılık getiriyorlar.

Zaten körfez ekonomilerinde doğal kaynakların getirdiği zenginlik hat safhada. Kişi başına milli gelir dudak uçuklatıyor. Nitekim “küçük nüfus + büyük doğal kaynak = büyük refah” formülü geçerli. Dünya petrol ve doğalgaz rezervlerinin ciddi bir kısmının üzerinde bu üçlü oturuyor. Ülkemizde ne yazık ki eksik kalan bir bilgi ve bunun üzerine kurulu yanlış algılar söz konusu: “Dubai’de petrol yok”. Doğrudur ama Dubai, BAE’nin bir parçası ve merak etmeyin, BAE’de oldukça fazla petrol var… Ve BAE sadece Dubai’den ibaret değil. Dubai kuşkusuz çok önemli bir marka. Öte yandan Emirliklerin başkenti Abu Dhabi’deki ve diğer emirliklerdeki – şehirlerdeki  (örnek: Sharjah) başdöndürücü gelişime dikkatinizi çekmek isterim.

Petrol ve Doğalgaz bittiğinde…

Bunun olmasına daha çok var diyebilirim. Ama bir gün gelecek, bitecek tabii ki. Zaten ülkeleri idare edenlerin tüm hazırlıkları da o zamanlar için. Şu anda GSMH’larının ciddi kısımlarını petrol ve doğalgaz gelirleri oluşturuyor. Onlar da daha dengeli bir dağılım için çaba sarf ediyorlar. “Neden bir Singapur veya Hong-Kong olmayalım? Onlarda doğal kaynak mı var? Hatta yeteri kadar arazi bile yok”. İşte her şey bu söylemler ile tetikleniyor. Bu yüzden hizmet, turizm, bilgi teknolojileri, ulaşım, medya, inşaat, gayrimenkul hatta üretim sektörü bu kadar teşvik ediliyor. Bu sebeple bankacılık, islami finans ve ticaretin ekonomideki payı her geçen gün daha da arttırılıyor. Dünya şehri, dünya havayolu, dünya tatil merkezi, dünya markası olmak… İnsan, para, ticari mal, bilgi trafiğini en yoğun hale getirmek… Teşvikler, vergi ve mevzuat avantajları ile küresel yatırımlar için en uygun iklimi yaratmak…

Uzak Komşularımıza Yakın Durmak

Görülüyor ki “Uzak Komşularımız”ın attıkları doğru ve akıllı adımlar var. Ve tabii ki rekabet etmek için de, işbirliği geliştirmek için de birçok yerinde sebep. İnşaat alanında daha ön plana çıkan, bazen gayrimenkul yatırımları ile hareketlenen ikili ticari ilişkilerin çok daha ileriye götürülmesi hem tarafların ekonomik menfaatleri, hem de bölgesel barış için yerinde olacaktır. Dış Ticaret, Turizm, Doğrudan Yatırımlarda yükselen çıtayı daha da yukarılara koymalıyız.  “Körfez Sermayesi”nin Boğaz’a; “Boğaz Sermayesi”nin de Körfez’e doğru esme vakti geldi…

Yunanistan’ın en iyi komşusu: Türkiye

25 Oct

Son seçimler sonrası Yunanistan tabir yerindeyse moda ülke. Bizde de hakkında çok şey yazılıyor çiziliyor. Ben de farklı bir pencere açmak istedim.Öncelikle dış ticaret ile başlayalım. Yunanistan’ın ithalatında ilk 5’te yer alan ülkelerin 3 tanesi Avrupa Birliği’nden değil. Bu enerji ithalatı sebebiyle ve Çin gerçeği varken anlaşılır bir şey. İhracatında ise böyle bir durum söz konusu olmadığından ilk beşin dört tanesi AB ülkesi. Ama ilk sırada başka bir ülke var. Şimdi sıkı durun: Sizce Yunanistan’ın en çok ihraç yaptığı ve AB dışında yer alan bu ülke hangisi? ABD mi? Rusya mı? Çin mi? Sizi daha fazla yormayayım. Hiçbiri değil, doğru cevap: Türkiye! Toplam ihracatın içindeki payı da %11…

İşsizliğin çok yüksek olduğu, iç pazarın her sene daraldığı bir ortamda dış pazarların önemi daha da artar. Bu yüzden paylaştığım istatistik son derece dikkat çekici. Yunanistan, Türkiye’nin en çok ithalat yaptığı 14. ülke. Bu ezelden beri böyle miydi diye merak edecek olursanız, küresel krizin patlak verdiği 2008 rakamları ile mukayese edildiğinde, şu anda Yunanistan Türkiye’ye olan ihracatını tam dört kat arttırmış durumda. Ya da başka bir örnek vermek gerekirse, suyun öte yanından olan alımlarımız Japonya’dan veya Hollanda’dan olan ithalatımızdan daha fazla.

İyi müşteri olanlar sadece Türk firmaları değil. Bireyler de aynı şekilde. Komşumuz, turizmde 2014 yılını rekorla kapadı. 6 sene sonra ilk kez küçülmek yerine büyüyen Yunan ekonomisi için turizmin ne kadar hayati olduğunu şöyle özetleyeyim: Sektörün GSMH’ya katkısı yüzde 17, iş gücüne katkısı da yüzde 18… 2013 yılında Türkiye, 800 binden fazla kişi ile bu ülkeye en fazla turist gönderen 6. ülke idi. (Türkiye’nin ülkeye girişlerin toplamındaki payı yüzde 4,6) Geçtiğimiz sene ise bu rakam yüzde 25 gibi olağanüstü bir artışla 1 milyonu geçti. Çok da fazla geriye gitmeden 2009’daki rakamı da söyleyeyim: 200 bin. Kriz dönemi boyunca artış müthiş. Üstelik Türk turistler ülkenin henüz marka olmamış, keşfedilmemiş ve refah seviyesi ülke ortalamasına göre çok daha düşük bölgelerine de giderek, önemli bir gelir kaynağı haline geldiler.

Bir de işin daha uzun vadeli kısmı var: Kurumsal yatırımlar… Yunanlılar, 2000’li yıllarda Türkiye’ye ağırlıklı olarak bankacılık sektöründe hatırı sayılır tutarda yatırım yapmıştı. Bu yatırımlar takip eden kriz döneminde kaynak akışı olarak faydalı oldular. Şu anki toplam rakam 7 milyar Dolar civarı. Son dönemlerde Türkiye de komşusunu unutmadı. Doğrudan yabancı yatırımda marina işletmeciliği, otelcilik, üretim, mağazacılık gibi alanlarda önemli yatırımlar yapıldı. Doğuş Grubu buna en güzel örnek. Yunanistan’a son dönemlerde gelen yabancı yatırım yıllık 3 milyar Dolar civarı. Türkiye’nin payı henüz pek kayda değer değil ama ciddi artış eğiliminde. Ve tabii bireyler de yatırım yapıyorlar. Yunan vatandaşları yabancılara mülk satışına yönelik yapılan yeni yasal düzenlemeyi takiben, ülkemizde gayrimenkullere ilgi duyan milletler arasında. Ama son dönemde sıralamalarda pek yukarıda değiller.
Belki de hepsinden de önemlisi, ülkenin sırtında çok ağır bir yük olan savunma harcamalarının da artık azalıyor olmasına en büyük gerekçe hiç şüphe yok ki, Türkiye ile ilgili “tehdit” algısının ortadan kalkmış olması, en azından hafiflemesi. GSMH’ye oranı 1980’lerde yüzde 6’yı aşan savunma giderleri, 2000 – 2010 döneminde yüzde 3’e indi. Son 4 senede bu azalış çok daha dramatik oranlarda gelişiyor.

Ve tüm bunlara ek olarak ortak projeler var masada. Doğalgaz boru hatları başta olmak üzere enerji, ulaştırma, turizm gibi birçok farklı alanda. Tüm bu gelişmeler ışığında o meşhur atasözünü hatırlatıyor ve bir de ufak ekleme yapıyorum: “Ev alma komşu al. Alacaksan da Türkiye gibisini al…”

Gelişmekte olan ekonomiler mi, gecikmekte olan ekonomiler mi?

25 Oct

Fransa temerrüde düştü; Dolar Rupi karşısında %34 değer kaybetti; Almanya’da yıllık enflasyon %13 olarak gerçekleşti; Japonya’nın dış ticaret açığı 80 milyar Dolara dayandı. Derecelendirme kuruluşları İngiltere’nin görünümünü negatife çevirdi. Okuyunca gerçek üstü görünüyor değil mi? Oysa ülkelerin isimlerini değiştirmiş olsaydık, eminim bunlar eminim hepimize gayet olağan gelecekti.

İşte bu sebeple şu “Gelişmekte Olan Ülkeler” (veya “Pazarlar”) konusunu tekrar bir gündeme getirmek istedim.

-Arafta kalmak

Her şeyden önce şu soruyu ısrarla sormalıyız; açıkça da yanıtlamalıyız: Neden, ama neden halen “Gelişmekte Olan Ülkeler”, “Gelişmiş Ülkeler” arasına girmediler? Bu soruya yanıt vermeden önce ufak bir parantez açmak istiyorum: Vaktiyle “Az Gelişmiş Ülkeler” (Underdeveloped) ifadesi yerine “Gelişmekte Olan Ülkeler” (Developing) kullanılmaya başlandığında bir önceki terime göre nispeten daha ılıman bir tanımlama yaratılmıştı. Sonrasında “Gelişmekte Olan” ve “Gelişmiş” arasında kalmış ülkeler için “Emerging Markets” tanımı ortaya atıldı. Bugün ülkemizin de içlerinde bulunduğu dünyadaki birçok önemli ekonomi de bu kategoriye giriyor.

Öte yandan farklı kurumlar bu listeye farklı ekonomileri dahil ediyor. Türkiye ise tartışmasız bir şekilde bu grupta yer alan ülkelerden. Açıkçası Developing ya da Emerging sıfatlarının benim nazarımda pek farkı yok. Ya da daha doğru bir ifadeyle, aralarındaki farkın çok büyük bir anlamı yok. Burada kritik nokta “Developed” tarafına terfi etmek.

Şimdi dilerseniz yanıtımıza geçelim:

1) Endüstrileşme Öncesi (Tarım Toplumu)

2) Endüstrileşme (Sanayi Toplumu)

3) Endüstrileşme Sonrası (Hizmet Toplumu ve akabinde Bilgi Toplumu) şeklinde en basit anlamda yakın zamanı üç kesite ayırdığımızda; ikinci evreyi henüz hakkıyla tamamlayamadan; yani sanayileşme kısmını hazmetmeden bugünü yakalamaya çalışan ekonomilerde sınıf atlamada gerçekleşmiyor.

Her biri farklı gelişmişlik düzeylerinde olsalar da, Gelişmekte Olan Ülkeler ile ilgili bazı müşterek tespitler yapabiliriz.

1. Öncelikle ekonomi ile ilgili sorunlar baş gösterdiğinde daha çok semptomlara yönelik tedaviler, anlık çözümler, yamalar ile ilerleniyor. Gerçek anlamda yapısal reformların aslında geri planda kaldığını görüyoruz.

2. Her ne kadar kantitatif büyüklüklerde önemli noktalara gelinmiş olsa da (örnek: SGP’ne Göre GSMH); kalitatif kriterlerde gerilerde kalınıyor (örnek: Kişi Başına Düşen Milli Gelir). Ayrıca piyasalardaki liberalleşme oranı halen kısıtlı seviyede.

3. Toplumsal ve politik açıdan bazı istikrar ve güven sorunları göze çarpıyor. Bununla birlikte yatırımcılar açısından daha yüksek getiri ve daha büyük riski bir arada sunuyor. İşte bu yüzden de piyasalarda her iki yönde de sert dalgalanmalar olabiliyor. Orta sınıfın gelişimi yavaş ilerliyor. İki ileri, bir geri derken; ilerleme sağlanıyor olsa da; bir noktada sıkışılıp kalınıyor. Bir başka yazımda mercek altına almış olduğum “Orta Gelir Tuzağı”na yakalanıyorlar.

4. Marka, teknoloji, katma değerli ürün ve hizmetler, yenilikçilik gibi kavramlar yerine, ucuz iş gücü ve doğal kaynaklar / zenginlikler ön plana çıkıyor. Bu da küresel ticarette dezavantajlı ve uzun vadede tehlike çanlarının çalacağı bir konum yaratıyor.

5. Endüstrileşme Öncesi toplumdan miras kalan belli ölçüde geleneksel tarım ve hayvancılık ağırlığını ekonomide hissettirmeye devam ederken, rekabetçi avantaj sağlanmış bazı sektörlerde belli ölçüde endüstrileşme gözlemleniyor. Paralelde ise hizmetlerin ekonomideki yeri artıyor ve bilgi toplumuna ait bazı atılımlar da gerçekleştiriliyor. Adeta farklı zaman kesitleri aynı anda birlikte yaşanıyor. Aradaki öncüllük – ardıllık ilişkisi göz önüne alındığında, bu belirli noktalarda bazı zenginlikler yaratıyor olsa da; daha büyük resimde yönetilmesi zor ve kaotik bir yapı getiriyor.

-Hepsinden önemlisi

Bunlar ilk göze çarpan noktalar. Ama bazen bu ülkeler ile ilgili o kadar çok şey yazılıp çiziliyor ki; Gelişmiş Ülkeler diye bir kategorinin varlığı unutuluyor. Yeryüzünde ekonomi ile zorlu sınavlar vermeyen hiçbir ülke yok. Öte yandan Gelişmiş Ülkeler de yerlerinde saymıyor ve gelişmeye devam ediyorlar. Zaten dünya rekabetçilik ligine, sadece son senedeki sıralama ile sınırlı kalmadan; bir trend analizi şeklinde eğildiğimizde bunun yansımalarını görmekteyiz. Aradaki fark kapanıyor mu, açılıyor mu, aynı mı kalıyor; hatta “aradaki o fark” nedir, ne kadardır; aylarca tartışabiliriz. Ya da Yunanistan bir alt lige mi düşecek; Güney Kore ve Tayvan süperlige çıktı mı; Çin çıksa ne önemi var; çıkmasa ne önemi var diye de tartışabiliriz.

Gene de en kritik tartışmanın, yukarıda beş maddede özetlemeye çalıştığım sarmaldan çıkış yolları üzerine odaklanması gerektiğini düşünüyorum. Madem ki sorunları biliyoruz; artık çözümleri konuşmalıyız. Çünkü böyle devam ettiği takdirde, yakın zamanda “Gelişmekte Olan” değil, “Gecikmekte Olan” ekonomiler olarak anılmak söz konusu…