Archive | Türkiye Ekonomisi – Turkish Economy RSS feed for this section

TÜRKİYE EKONOMİSİNİN KADERİNİ BELİRLEYECEK 10 BAŞLIK

29 Oct

Değerli Okurlar,

Dünyada ve ülkemizde gündem sürekli değişiyor. Tabii ki böyle bir ortamda “kesin bir liste” ile ortaya atılmak mümkün ve akılcı olmaz, ancak en azından bugünkü resmin bizlere bazı öngörüler fısıldadığını söyleyebilirim. İşte bu “fısıltılar” doğrultusunda kısa ve orta vadede Türkiye ekonomisini şekillendirecek bazı ana başlıkları bu makalemde özetlemeye çalıştım ve bunlardan altı tanesini biraz daha yakın plandan inceledim. Sıralamamı önem sırasına göre yap(a)madığımı da özellikle belirtmek isterim…

  1. Terörle Mücadele
  2. Enerji Fiyatları
  3. Mülteciler / Sığınmacılar
  4. AB ile İlişkiler
  5. Yabancı Sermaye Yapısındaki Değişimler
  6. Rusya İle İlişkiler

Dikkate değer başlıklar ise “7. Para Politikası”, “8. Kamu Kurumlarında Yeniden Yapılanma”, “9. Olası Beyin Göçü” ve “10. ABD ile İlişkiler”.

Listeme “Terörle Mücadele” ile başlayayım. Terörle mücadelenin ülkemiz ekonomisine çok farklı etkileri oluyor ve olacak. Ulusal güvenlik amaçlı harcamalar, kamu bütçesi üzerinde önemli bir yük oluşturacak. Bu, tabii ki işin gider kısmı. Gelir kısmı ise temelde yabancı yatırım ve turizmdeki etkiye bağlı. Eğer terör tehdidi ortadan kaldırılamaz ise, bu alanlardaki kayıpların önüne geçilmesi zor gözüküyor. Yatırımda bir diğer önemli unsur Türk iş insanlarının yatırım için ülkemizdeki seçtikleri coğrafyalar. Biliyorsunuz, yatırımı özendirmek için ve refah seviyesi açısından daha geri planda kalmış birçok ilimizi kalkındırmak amaçlı teşvikler yürürlükte. Buna rağmen yatırımcı, artan risk düzeyi nedeniyle daha güvenli bulduğu ve zaten gelişmiş olan şehirlere yatırım yapmaya devam edebilir. Bu da bırakın var olan uçurumu kapatmayı, daha fazla açılmasına bile sebep olabilir. Tabii ki her sektör terör ve güvenlik riskinden aynı düzeyde etkilenmiyor. Ama ekosistem mantığı ile baktığımızda, “benim bağışıklığım var, bana bir şey olmaz” demek de biraz fazla iddialı. Şirketlerimizin güvenlik alanında bütçelerinden daha fazla pay ayırma olasılıkları yüksek gözüküyor, bu da harcama kalemi olarak geçmişte gündemlerinde olmayan bir gider kalemi olarak karşılarına çıkacak. Gelinen noktada, güvenlik konseptini fiziki çerçeve ile sınırlamadan sanal – siber güvenliği de kapsayacak şekilde düşünmeliyiz. Ayrıca ulusal ve uluslararası boyutta ele almalıyız. Risk Yönetimi en az son 10 yıla damgasını vurmuş bir başlık. Ancak artık bunu kurumsal bir jargon mertebesinden gündelik bir realite noktasına taşımalıyız.

İkinci başlık “Enerji Fiyatları”. Son birkaç senedir, “Türkiye için ne iyi gitti?” dersek, birçok kişi sanırım enerji maliyetlerinin düşük seyrini söyleyecektir. Bunun sonsuza dek bu şekilde sürmeyeceği bilinen bir gerçek. Artan nüfus, büyüyen bir ekonomi enerji ihtiyacını yukarı çekecek. Hem talebin, hem de birim fiyatların yukarı gideceği bir resimde iki hamle önem kazanacak. Bir tanesi o meşhur “enerji koridoru” haline gelebilme, diğeri ise başta “yeşil enerji” olarak sınıflandırılan alanlar olmak üzere çok alternatifli bir enerji üretim portföyüne ve bugünkünden çok daha yüksek kapasiteye ulaşmak. Tabii nükleer enerji alanındaki hamlemizi de göz ardı edemeyiz. Dış ticaret açığını dizginleyebilmek için de kendi enerjimizi daha fazla kendimiz üretebilir hale gelmeliyiz.

Mülteciler / Sığınmacılar: Türkiye’nin nüfusu 2015 yılı sonu itibariyle resmi rakamlara göre 78,8 milyona ulaştı. Öte yandan Türkiye’deki yabancı uyruklu sığınmacıların sayısı ile ilgili ise farklı rakamlar veriliyor. Örneğin en büyük grubu oluşturan Suriyeliler için 2016 Temmuz ayı itibariyle resmi oranlar tarafından yapılan açıklamalarda yaklaşık 3,2 milyon kişiden bahsediliyor. Kayıtlı Iraklı mülteci sayısı ise 300 bine yakın. Ayrıca Afganistan, Somali vb. ülkelerden gelenleri de kattığımızda “kayıtlı” sayı 3,5 milyonu aşıyor. Kayıtlı olmayanların sayısı ile ilgili çok farklı tahminler var. Ancak en mütevazi tahminler bile gayrı-resmi sayının da eklenmesi ile toplam rakamın rahatlıkla 4 milyonu aştığı yönünde. Öte yandan bu sayılar her an değişiyor ve genellikle de değişim aşağı değil yukarı doğru oluyor. 2016 ortası itibariyle mültecilerin Türkiye nüfusuna oranı %5’i buldu. AB’den gelen 3 milyar Euro tutarındaki mali yardım ise, mülteci sorununun ülke ekonomisine getirmiş olduğu mali yükü karşılama konusunda anılmaya değmeyecek ölçüde sınırlı. Geldiğimiz noktada sırf AFAD rakamlarına göre harcanmış rakam 36 milyar Türk Lirası. Ayrıca göçmen sorunu, sadece Türkiye’nin kendi içinde bir sosyal ve ekonomik sorun olmanın çok ötesinde, Türkiye – AB arasında bir siyasi sorun haline gelmiştir. Bu da ister istemez ekonomik ilişkileri de zedelemektedir. Yeni demografik yapıda, başta eğitim ve sağlık olmak üzere bütçe üzerindeki yük ciddi oranda artacaktır. Ama sadece bu iki alan varmış gibi de düşünülmemelidir. Güvenlik ve belediyecilik başta olmak üzere neredeyse tüm kamu hizmetlerinde ek kadrolara ihtiyaç olacaktır. Tabii ki enerji maliyetlerini de eklemeliyiz. Özellikle mültecilerin çoğunun 18 yaş altında olması bunda önemli bir etken. Sırf Türkiye’de doğmuş olan Suriyeli çocuk sayısı 150 binin üzerinde. Bu nedenle iş gücüne katılım sağlayıp üreten değil, daha ziyade bakıma ve desteğe muhtaç bir kompozisyonu olan nüfus ülke nüfusuna enjekte olmuş durumdadır. Zaten refah seviyesi orta düzeyde ve %10’unun üzerinde işsizlik olan bir ülkede, bu durum çok iyi yönetilmeli.

AB ile İlişkiler: Türkiye, yakın geçmişte hacim olarak baktığımızda AB’nin 6. en önemli ticari ortağı konumundaydı. Son dönemlerde ikili ticaret hacminin biraz daha kıpırdanması gerekiyor. Ayrıca üyelik sürecimizin de aynı şekilde yeniden ivme kazanması gerekiyor. Ülkemiz için kritik ihraç pazarlarının başında gelen AB ile sadece ticari ve ekonomik çerçeve ile sınırlanmaması gereken sağlıklı ilişkiler, her iki tarafından da menfaatinedir. Türkiye konum olarak Kuzey ve Güney Amerika ile Asya Pasifik’e oldukça uzak. Zaten bugün dünya ticaretinin çok önemli bir kısmı bölgesel olarak gerçekleşiyor. Ülkemiz özelinde baktığımızda yakın coğrafyada en genel çerçevede 1-Avrupa, 2-Rusya ve BDT, 3-Ortadoğu ve Kuzey Afrika gibi üç ana bölgeden söz edebiliriz. Tabii son dönemlerde Sahra Altı Afrika’da daha aktif bir Türkiye olduğunu eklemekte fayda var. Avrupa’nın diğer ikisinden bazı temel farkları var. Birincisi, Rusya ve BDT olsun, Ortadoğu ve K. Afrika olsun, ekonomileri doğal kaynak ve zenginliklere bağlı ülkeler. Bu nedenle petrol-doğalgaz ile emtia fiyatlarındaki düşüş bu ülkelerin satın alım güçlerini, dolayısıyla ithalatlarını düşürüyor ve hedef pazar olarak cazibelerini azaltıyor. Avrupa ise üreten, marka yaratan, teknoloji ve inovasyonu ön plana çıkaran bir coğrafya olarak fark yaratıyor. İkincisi, Avrupa son dönemde yaşadığı terör saldırılarına rağmen, diğer iki bölgeye göre çok daha sakin ve güvenli bir profil çiziyor. Bize yakın öteki coğrafyalarda ise bitmek bilmeyen bir savaş ortamı var ve kan gövdeyi götürüyor. Firmalarımızın Irak, Suriye ve Ukrayna pazarlarında yaşadıklarını düşünün… Çok daha fazla ülke sayabiliriz ama kanımca sırf bu üçü kafi olacaktır. Üçüncüsü, Avrupa nüfus olarak aralarında en kalabalık bölge olarak öne çıkıyor. Belki demografik açıdan bakıldığında küçülen ve yaşlanan bir nüfusu var ancak halen açık ara nüfus konusunda bölge lideri. Yani daha fazla alıcının olduğu, daha büyük bir pazar. Dördüncü fark, her ne kadar BREXIT ile karizması zedelenmiş ve başta çözülmeci senaryoları sevenlerce geleceği sorgulanır hale gelmiş olsa bile, üç bölge içerisinde gerçekten bir “blok” ya da “ortaklık” olarak dikkate alınması gereken sadece Avrupa Birliği’dir. Bağımsız Devletler Topluluğu veya Arap Ligi ya da GCC (Körfez İşbirliği Konseyi) gibi oluşumların hiçbirini AB ile denk tutamayız. Ve son olarak Avrupa “zengin” bir pazardır. 2008 Ağustos’undan itibaren eski tadı yok ancak nüfusun ortalama refah seviyesi düşünüldüğünde gene diğerlerine kıyaslanmayacak ölçüde ön planda. Özetle, satmak istediğiniz bir şeyiniz varsa, alabilecek birileri ve satılabilecek pazarlar olmalı. Dönemsel sert dalgalanmalar ve kesintilerin daha az olduğu, daha dengeli pazarlar… Avrupa’da yaşayan farklı statülerdeki Türk (mülteci, soydaş, azınlık, çifte vatandaş vb.) sayısı 5 milyonun üzerinde olduğunu ve AB’den gelen turistlerin sektördeki payı da unutulmamalı.Bir diğer belirleyici unsur, “Yabancı Sermaye Yapısındaki Değişimler” olarak ön plana çıkacak. Şu anda ülkemize gelen doğrudan yabancı yatırımın profilinde dört önemli değişimden bahsedebiliriz. İlki “menşei”: Batılı sermayenin çıktığı, yerine daha çok başta körfez ülkeleri olmak üzere gelişmekte olan ülkelerden sermayenin geldiğini görmekteyiz. İkincisi “vade”: Daha uzun vadeli yatırımların yerini kısa vadede girişim sermayeleri, fonlar, melek yatırımcılar almış durumda. Üçüncüsü “ölçek”: Özellikle Fortune 500 şirketlerinin Türkiye’de kalması önem arz ediyor. Son yıllarda çok daha küçük ölçekli yabancı firmaların aktif olduklarını, bazı küresel devlerin ülkemizden çıktığını gözlemliyoruz. Sonuncusu ise “istihdam”. Sıfırdan yatırım ve iş kurmak yerine, mevcut işletmelerin devralınmasının yaygınlaşıyor. Doğrudan yatırımın tutarı kadar, nitelikleri de belirleyici olacak.

Rusya İle İlişkiler: Rusya’nın ve Rusya ile olan ilişkilerin Türkiye için önemine, birçok farklı alanda çarpıcı rakamlar vererek daha önceki sayılarda değinmiştim. O makalemden sonra iki ülke arasındaki ilişkilerde normalleşme süreci başladı. Bu iyi bir haber. Tabii ki eski seviyeleri yakalamak zaman alacak. Güven ve işbirliği ortamının yeniden tesis edilmesi gerekiyor. Öte yandan, bazı şeylerin eski günlerine dönebilmesi için tek başına iyi ilişkiler de kafi değil. Bunların başında turizm geliyor. Nitekim, uçak krizi öncesinde de ülkemize gelen Rus misafirlerin sayısında bir azalma trendi başlamıştı. Bunun sebebi, Rusya’daki ekonomik durumun pek parlak olmamasıydı. Şimdi ise Türkiye’deki terörist saldırıların tetiklediği güvenlik endişesi bir engel olarak karşımıza çıkıyor. Sadece turizm değil, tarım, enerji, inşaat ve üretim alanında iki ülkenin birlikte iş yapma potansiyeli oldukça yüksek. Türkiye bir yandan da Şangay Beşlisine (esasında altılısı) göz kırpıyor. Doğal olarak Şangay Beşlisinde Rusya ile birlikte – bazı açılardan Rusya’nın ötesinde – bir diğer Birleşmiş Milletler Daimi Üyesi ülke olan Çin ile kurulacak işbirliği önem taşıyor. Yakın zamanda dünyanın en büyük ekonomisi olacak Çin ile sinerji, bambaşka sayfalar açabilir. Bakalım gelecek günler, Rusya ile yakınlaşmada neler getirecek. Unutmamız gereken bir gerçek, Türkiye’nin Rusya ile olan ilişkilerini, ABD ile olan ilişkilerinden bağımsız; ABD ile olan ilişkilerini de AB ile olan ilişkilerinden ayrı düşünemeyiz. Sadece ikili iyi ve sıkı ilişkiler yürütmek değil; ikili ilişkiler arasında dengeyi sağlayabilmek de kritik bir faktör olarak gündemde yer almaya devam edecek. Görülen o ki, bizleri hareketli bir ekonomi gündemi bekliyor. Her zaman olduğu gibi…

Advertisements

CFO’LARIMIZIN BÖLGESEL BELİRSİZLİKLE İMTİHANI

29 Oct

Türk firmalarının yurtdışı iştahı malum… Okuduğumuz her demeç, konulan her hedef, atılan her adım daha küresel ölçekte bir oyuncu olmak isteyen firmalarımızın vizyonuna işaret ediyor. İç piyasada belirli bir doygunluk söz konusu olduğunda büyüme hikayenizi sürdürülebilir kılmak için gayet anlaşılır bir strateji. CFO’lar da finansal fizibilite, ülke riski araştırması, mevzuat inceleme, mali kaynak bulma gibi proaktif adımlarla bu süreci destekliyorlar. O halde sorun ne? Öncelikle hepinizin bildiği gibi iş yaptığımız ülkelerin çoğu yüksek getiri – yüksek risk içeren komşu coğrafyalar. 2000’li yıllardan itibaren önemli bir değişiklik, bizim “ihracatçı ve inşaatçı” kimliğimizden “uzun vadeli yatırımcı” kimliğine evrilmemiz oldu. Bu, iş yapılan ülkede ama küçük, ama büyük sonuçta ciddi bir yapılanma demek. Uzaktan değil, yerinde yönetmek demek. CFO’lar ilk bu aşamada devreye girdiklerinde nefes kesen bir tempoda çalıştılar… Yabancısı olduğumuz pazarlarda, vergi mevzuatını, ticari kanunları, bankacılık ve finans düzenlemelerini hatmettiler. Gidilen ülkelerin ekonomik dengelerini tarttılar, kırılganlıklarını tecrübe ettiler ve finansal risklerini yönetmeyi öğrendiler. Merkez adına büyüme, karlılık, yatırım geri dönüşü ve nakit akışının takipçisi oldular. Türkiye’deki genel müdürlük ile yurtdışı operasyonların nasıl sinerji içerisinde çalışabileceğini irdelediler, faaliyet modelini oturttular. Oralarda sıfırdan mali işler organizasyonlarını kurdular. Bunu gerçekleştirirken kah dış kaynak kullandılar, kah buradan adam götürdüler, kah yerinde işe alım yaptılar. İşler büyüdükçe ERP ve raporlama paketleri başta olmak üzere altyapıya daha fazla yatırım yaptılar, o ülkelerin yazılımlarını bile öğrendiler. Yerelleştiler, iş dünyasında bir çevre edindiler. Oradaki bağımsız denetçiler, mali müşavirler, hukukçular, danışmanlar, dış kaynak sağlayıcılar, resmi makamlar, finans kuruluşları, tedarikçiler, bayiler, müşteriler, iş ortakları ile ilişkiler geliştirdiler. İşlerin gidişatına göre lokal pazarlardaki büyüme, küçülme, tüzel kişilik yapısı veya iş modeli değişimi gibi hamleleri desteklediler. Çifte vergilendirme, transfer fiyatlandırması, yurtdışındaki Türk çalışanların vergilendirilmesi, yurtdışı yatırım teşvikleri ve muafiyetlerini sıkı sıkıya takip ettiler. Tüm bu zaman zarfında güneşli günler de gördüler, zor koşullar da… Çok, ama çok seyahat ettiler. Zaten yoğun çalışıyorlardı, çalışılan zaman dilimi genişleyen bir boylam aralığı karşısında uzadıkça uzadı. Döviz büfesi işletir gibi neredeyse tüm kurlara hakim olmak zorunda kaldılar. Ülke sayısı arttıkça standartları nasıl oturtacaklarına kafa yormaya başladılar. Türkiye’nin CFO’larından öte, küresel CFO’lar haline geldiler. Hem kendilerini geliştirdiler, hem çevrelerindekileri. Hikayemizin buraya kadar olan kısmı yorucu ama bir o kadar da keyifli bir yolculuğu anlatıyor. Peki, bugün değişen ne?

Açıkçası daha önce aktarmış olduklarım aynen devam ediyor. Yurtdışı iştahında bir değişiklik yok. Değişen ise şu: Yemeklerin biraz tadı kaçmaya başladı… Zira bahsettiğimiz yüksek risk – yüksek getiri kısmında denge, risk tarafı lehine sürekli bir kötüleşme eğiliminde. Potansiyel riskler, gerçekleşen risklere dönüşmeye başladı. Hatta birçok öngörülemeyen risk ile de karşılaşmaya başladık. Bu yeni düzen(sizlik) de CFO’ların keyfini doğal olarak kaçırdı. O kadar çok şey ardı ardına gerçekleşiyor ki, insanoğlu bazen en sonunculara odaklanıp yakın geçmişi dahi unutuyor. Bu noktada biraz hatırlatma yapmak istiyorum. Öyle çok uzaklara gitmeyeceğim. Ne zaman dilimi, ne de coğrafya olarak… 2008 küresel krizinden başlayarak, 2015 yılı sonuna kadar olan son yedi buçuk seneye odaklanacağım. En başta çevre ülkeler olmak üzere Türkiye’nin geleneksel yatırım pazarlarına dikkat çekeceğim… Firmalarımızın en çok yatırım yaptığı ülkeler şu bölgelerde yer alıyor: Ortadoğu ve Kuzey Afrika, Balkanlar ve Doğu Avrupa, Kafkaslar, Türki Cumhuriyetler, Rusya ve diğer bazı Bağımsız Devletler Topluluğu ülkeleri. Ve nihayetinde batı Avrupa’yı da pas geçmemek gerekiyor. Sözü daha fazla uzatmadan birkaç önemli gelişmeyi sayalım: Global Krizi takiben… Yunanistan Krizi, Rusya-Gürcistan Savaşı, Arap Baharı, Petrol ve Doğalgaz Fiyatlarındaki Düşüş, Irak, Suriye ve Yemen’de Devam Eden İç Savaş, İran-Batı Gerginliği, Rusya-Ukrayna Gerginliği, Devam Eden Diğer Bölgesel Sorunlar (Balkanlarda Etnik Gerginlikler, Arap-İsrail Gerginliği, Azerbaycan-Ermenistan Gerginliği), Rusya İle Uçak Krizi, Batı Coğrafyalarındaki Terörist Eylemler gibi uzayıp giden, “fazlası yok – eksiği çok” bir listemiz var.

İşte böyle bir kaotik ortamda paranın rotasını tutturmaya çalışıyor CFO’lar. Daha bir ülke stabil hale gelmeden ötekisi kaosa sürükleniyor. Otel işleten de, mağaza açan da, fabrika kuran da, şirket satın alan da, şantiyesi olan da dertli. İhracatçıları saymıyorum bile. Neden dertliler? Çünkü mal-hizmet akışında aksamalar oluyor (Örnek: sınır kapılarında can ve mal güvenliği, hudut ve gümrüklerdeki sıkıntılar, değişen vergi ve kota uygulamaları vb). Üretime ara verildiği, ofislerin – mağazaların geçici olarak kapandığı dönemler oluyor. Bu süreler çok uzayabiliyor. Ne zaman açılabileceklerini kimsenin öngöremediği bile oluyor. Satışlar düştüğü veya en azından beklendiği gibi seyretmediği için gelir tahminleri ve hedefleri tutmuyor. Sabit giderlerin yüksekliği, yatırım finansmanı gibi konularda büyük çaba sarf etmek gerekiyor, bütçe disiplini sağlamak güçleşiyor. Rusya’daki, Azerbaycan’daki gibi büyük devalüasyonlar oluyor, bunun sonucunda da kurdan beklenmedik zararlar yazılıyor. Hatta CFO’lar öyle karmaşık resimlerin içerisinde buluyorlar ki kendilerini, finansal riskleri yönetmekten başka işlere vakit ayıramıyorlar. Dolar bazlı hammadde tedarik eden, işçiliği ve genel giderleri ağırlıklı Türk Lirası olan, satışları da Euro ve Ruble olarak gerçekleşen, bir miktar TL, ama çok daha fazla döviz kredisi olan bir şirkette CFO’nun açık pozisyonu kapatmak, kur riskini yönetmek adına nasıl bir gayret harcaması gerektiğini şöyle bir düşünün… Üstelik böylesine volatilesi yüksek dönemlerde… Bunlara ek olarak, sıkışan piyasalarda tahsilatlar da aksıyor. Nakit akışı etkilendiği gibi, farklı coğrafyalarda hukuksal mücadeleler başlıyor. İflaslar artınca alacak riski artıyor. Bazı durumlarda fabrika, ofis gibi fiziki varlıklar dahi zarar görebiliyor. Eğer biz bir başka ülkeyle sorun yaşarsak, en uç noktalara bile gidebilecek şekilde bu ticarete yansıyor. Çalışanlar için global mobilite riskli hale geliyor. Zaten fazla sayıda ülkede iş yapıyorsanız mevzuat değişikliklerinin sürekli gündemde olduğunu söyleyebilirsiniz. Diyeceksiniz ki “Mevzuat bu, öyle her sene değişmez ki!”. Sadece bir – iki ülkede var olsanız, belki kısmen haklısınız. En azından radikal değişiklikler o kadar sık olmuyor. Ama ülke sayısı arttıkça, illa ki her sene birkaç yerde bu değişiklikler kurumunuzu etkiliyor. Bir de buralarda karar ve aksiyon alınırken yalnız değiller. Kurumda Genel Müdür, hatta bazen Yönetim Kurulu’ndan bile başlayarak birçok farklı yöneticiyi ikna etmeleri gerekiyor. Tüm bunlar olurken, Türkiye’de de hayat devam ediyor ve mevcut ekonomik iklimde bu hayat pek o kadar kolay değil bir CFO için… İşte böyle bir resimde CFO’lar adeta yurtiçi ve yurtdışı operasyonlar arasında ortadan ikiye bölünüyorlar. Bunun sonucunda yurtdışı operasyonları hızla büyüyen firmalarda her iki taraf için de ayrı birer CFO atanması gündeme geliyor. Bugün için oran olarak bu sayı yüksek değil. Ama riskler de bu şekilde devam ederse, büyük olasılıkla bu kaçınılmaz olacak…

CFO’LAR VE TÜM YÖNETİCİLER İÇİN 2015’E GİRERKEN EKONOMİYE BAKIŞ

27 Oct

Değerli Okurlar,

Yeni bir sene başlarken bir CFO’nun ve üst düzey yöneticinin, her zaman iç ve küresel ekonomiyi sakin bir kafayla masaya yatırıp yorumlamasında fayda var. Bugünden gerçekleşmeleri tamamen doğru şekilde öngörebilmek doğal olarak mümkün değil. Kontrol dışı, beklenmedik her şey mümkün. Bazı şeyler ise bariz. Adeta “biz gerçekleşeceğiz” diye bağırıyorlar. Her iki durumda da bu egzersizi yapmak, yıla daha hazırlıklı bir şekilde girmenizi sağlar. İşte 2015’te ön plana çıkacak başlıklar ve kısaca yorumlarım…

EKONOMİK KRİZ SENARYOLARI: Ben son aylarda ne zaman CFO’lar ile konuşsam, ağız birliği etmişçesine bankacıların kötümserliğinden şikayetçi oluyorlar. Onlar 2015’e daha olumlu baktıklarını söylüyorlar. Tabii ki meşhur bir “yedi senede bir kriz” fenomeni var. 1994, 2001, 2008 diye saymaya başlıyor herkes. Bir de bunun üzerine beklentilerin de altında çıkan 3. çeyrek büyüme rakamı, çıkıştaki enflasyon ve işsizlik oranı, kurlardaki yukarı doğru seyir eklenince; ayrıca BRIC ülkelerinden Rusya ve Brezilya’da son dönemlerde yaşanan olumsuz gelişmeler bir “acaba mı?” sorusunu düşüyor olabilir insanları aklına. Sonuçta iç ve dış gelişmelerin hepsi önemli olacak. İçeriye bakarsak malum, önümüzde Haziran ayında genel seçim var, ama çok büyük etkisi olmayacağı hatta olumlu bir yansıması olacağı düşüncesi hakim. Dışarıya bakarsak kuzeyimizde ve güneyimizde devam eden çatışma ortamı olumsuz bir etki yaratıyor. Hem dış ticarette istikrarlı bir şekilde payları artan komşularla olan ticari ilişkilerde, hem de doğrudan yabancı yatırım çekme; turizm gibi alanlarda. Ayrıca neredeyse FED’in açıklamalarına endeksli bir hayat yaşar olduk. 2015’te bu değişir demek güç. Yıllardır gündemde olan konulardan dış ticaret açığının, enerji ithalatı maliyetlerinin ve bazı girdi fiyatlarının düşmesiyle kısmen iyileşmesi bekleniyor. Turizm gelirlerinde Rusya, BDT ve Ortadoğu pazarlarında yaşanacak olası kayıplar, Avrupa pazarı ile dengelenirse ödemeler dengesine olan olumlu etkisi korunabilir. Tasarruf eğiliminde BES’in de etkisiyle bir nebze kıpırdanma var; ama henüz yeterli değil. Gayrimenkul üzerine kurulu olumsuz “balon” senaryolarının ise en azından 2015’te gerçekleşeceğine ilişkin sinyaller yok. Orta Gelir Tuzağında ise sadece biz değil, tüm gelişmekte olan piyasalar aynen devam. Çok büyük bir büyüme veya derin bir krizden ziyade, sene içerisindeki dalgalanmalara dikkat etmekte fayda var. Borsadan çıkışlar devam edebileceği gibi, uygun ortam oluşursa yeni halka arzlar da kapıda. Bunları iyi yöneten şirketler ve buna katkıda bulunan CFO’lar ön plana çıkacak.

PETROL FİYATLARININ SEYRİ: 2014’te petrol fiyatlarındaki seyir, Türkiye ekonomisi adına 2015 için olumlu beklentileri de beraberinde getirdi. Şöyle bir senaryo söz konusu: Petrol daha da düşecek (Petrol fiyatlarındaki her 10 Dolarlık düşüşün, ekonomideki büyümeye ne kadar etkisi olduğu, üretim maliyetlerini ne kadar azalttığı vb. analizler, şu anda literatürde bir hayli popüler olmuş durumda). Bu düşüş sonucunda Türkiye’nin toplam ihracatının neredeyse yarısını gerçekleştirdiği Avrupa Birliği’nde tüketim artacak ve tabii ki bizim de ihracatımız. Ayrıca Avrupa Birliği’nden önemli ölçüde sanayi ürünleri ithalatı yapan ülkemiz, enerji maliyetlerinde dışa bağımlı olan bu ülkelerin üretim maliyetlerindeki azalma sonucu daha düşük bir dış alım faturası ile karşı karşıya olacak. Yakında zamanda Rusya ile doğalgaz konusunda avantajlı bir anlaşma imzalayan Türkiye’nin petrol, petrokimya ve bu ürünlerin hammadde olarak kullanıldığı sektörlerde Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerinden çok büyük bir ithalatı var. Bu da dikkate alındığında yıllardır kanayan bir yara olan dış ticaret açığında bir iyileşme söz konusu olacak. Tüm bunların bir dizi iyileşmeyi de beraberinde getireceği bekleniyor: Enflasyonun tekrar düşüşe geçeceği, faiz indirimini tetikleyeceği gibi… 2014’ün son iki çeyreğine göre daha güzel bir tablo için hepimiz de böyle olumlu bir senaryo gerçekleşsin istiyoruz. CFO’lar için bütçe çalışmalarında tıpkı kur gibi, enerji de önemli bir değişken.

MÜLTECİLERİN – SIĞINMACILARIN EKONOMİYE ETKİSİ: Türkiye’nin nüfusu 80 milyona yakın. Bunun en az 2 milyonunu da ağırlıklı Suriye’li ve daha sonra Irak’lı olmak üzere mültecilerin oluşturduğu tahmin ediliyor. Yani nüfusun yüzde 2,5 kadar kısmı. Üstelik bu büyük göç çok kısa zamanda gerçekleşti. Bu değişimin “İş gücü piyasasına olan etkisi” şu anda net olarak bilinmiyor ancak işsizlik rakamlarının seyrine göre zaman zaman gündeme gelebilir. Türkiye’ye sığınanlardan işgücüne katılabilecek olanların oranı %60 civarı. (Çocuk-Yaşlı-Sağlık Engeli Bulunanlar düşüldüğünde) Buna mesleki yeterlilik, eğitim, diploma denkliği, dil ve bazı sosyo-kültürel unsurlar eklenince oran çok daha düşük olacaktır. Bu da aslında üreten değil, tüketen ve desteğe ihtiyacı olan ciddi bir nüfusa işaret ediyor. Üstelik ne gelişmiş ekonomilerden, ne de gelişmekte olan büyük ülkelerden öyle kayda değer bir yardım geldiği yok. Belli ki Türkiye bu yükün altına tek başına girmiş durumda ve pek zengin bir ülke de değiliz. 2 milyon kişiden en fazla %15’inin kamplarda – düzenli bir yerleşkede yaşadığı tahmin ediliyor. Geri kalanlar ise büyük şehirlere ve Güneydoğu Anadolu’ya yayılmış durumda. Barınak, gıda, sağlık ve tüm sosyal hizmetlerde yardıma ihtiyaçları var. Öte yandan yapılan araştırma ve anketler gösteriyor ki, burada olmaktan memnun olan ve hiçbir koşulda artık ülkelerine geri dönmek istemeyenlerin oranı oldukça yüksek. 2013 yılı verilerine dayanarak 2014 yılında yayınlanan son Dünya Gelişmişlik Endeksinde en tepede olmasak da, Türkiye 69., Irak 120., Suriye ise 166. sırada. Böyle bir durumda, özellikle ülkelerindeki istikrarsızlık sebebiyle burası yeni bir yaşama başlamak adına iyi bir seçenek gibi gözüküyor. 2015 ve sonraki yıllarda ekonomimiz bu yeni demografik gerçek tarafından test edilecek.

DÖVİZ NE GETİRİR, NE GÖTÜRÜR: Zaman çabuk geçiyor. Daha bir sene önce, şirketler aylar süren bütçe çalışmalarını yeni tamamlamış ancak akabinde döviz kurlarındaki artış sonucu, beklentiler alt üst olmuş; tüm resim değişmişti. 2015’e bakacak olursak, uzun bir zamandır özel sektördeki döviz açık pozisyonlarından bahsediyoruz. CFO’lar için yabancı para cinsinden kredilerini ve ticari borçlarını nasıl kapatacakları hep öncelikli konular arasında. Kurlar yukarı doğru seyrini sürdürürse, en iyi senaryoda bile büyüme konusunda bu tarz yükümlükleri olan şirketler frene basmak durumunda kalacaklar. Hiç değinmek bile istemiyorum ama dövizdeki hareketlilik yüzünden yaşanan iflaslara, Türk ticaret tarihi son derece aşina. Ayrıca dikkat çekmek istediğim bir konu, münferit şirketler bazında yapılan değerlendirmelerin yanıltıcı olacağı yönünde. “Sistem”i, “değer zinciri”ni doğru okumak ve aksiyon almak daha kritik. Bir şirketin genel olarak mali durumu ve döviz pozisyonu iyi bile olsa, birlikte çalıştığı tedarikçiler, taşeronlar, müşteriler, iş ortakları ve bayilerin ne durumda olduklarını çok iyi değerlendirmesi gerekiyor. Onların kurlardaki dalgalanmalardan ne kadar etkileneceği, biraz daha uzun vadede sizi de etkileyecektir. Bir diğer önemli konu ise sadece Türk Lirası’nın Dolar, Euro ve diğer para birimleri karşısındaki durumunun değil, paritenin seyrinin de şirketlerin mali tabloları üzerinde belirleyici bir rolü olacağı gerçeği. Bir sene içerisinde Euro/Dolar’ın 1,4’ten 1,22’ye olan yolculuğunu seyrettik. Girdi maliyetleri Dolar, gelirleri Dolar olan sayısız firmamız var. Yani ağırlıklı olarak AB’ye ihraç edenler. Onların durumunu düşünün… Hal böyle olunca, şirketler ve CFO’lar ne yapıyorlar? İki tane yol var: Bir tanesi alımları da satışlardaki para birimine çevirmek ve pariteyi bir hesaplama unsuru olmaktan çıkarmak, diğeri de hedge etmek. Yani finansal risk yönetimi. Enflasyonda azalma, faizlerde düşüş beklentilerinin gerçekleşmesi için kurlardaki hareketlerin yönü oldukça hassas.

2015’e girerken…

Yılın ilk çeyreği bir CFO için çok önemlidir. 2015 de bir istisna olmayacak: Bütçe revizyonları, sene kapanışları, genel kurullar, kurumlar vergisi beyanı, temettü dağıtımları, bazı mükellefler için e-deftere geçiş, vesaire… Hepinize bol kazançlı, istikrarlı ve güzel bir sene dilerim.

Kahraman Türk turizmi cari açığa karşı

25 Oct

Hemen güzel mesajlarla başlayalım… Türkiye’nin dünya turizminde son yıllarda gösterdiği gelişme baş döndürücü: 2000 yılında ilk 15’te bile yer almayan ülkemiz, 2012 yılını dünyada 200’den fazla ülke arasında en çok ziyaret edilen 6. ülke konumuna yükseldi. Geçen seneyi 35,7 milyon turist ile kapatmıştık, 2013 için son iki aya girerken 37 – 38 milyonlar konuşuluyor.

Rakamlara şöyle baktığımızda ilk 5 içindeki ülkeler kolay kolay değişmez gibi gözüküyor. Çünkü 5. sıradaki İtalya’yı geçen sene 46,4 milyon kişi ziyaret etmiş. Ancak ilk 5’i takip eden Türkiye’nin de dahil olduğu ve nispeten yerini sağlamlaştıran grubu oluşturan 8 – 9 ülke arasındaki sıralamada ise her an her şey değişebilir.

Nitekim Dünya Seyahat ve Turizm Rekabetçilik Raporu – 2013’e göre ülkemiz 140 ülke içinde 46. sırada yer alıyor. Bu endeks yasal düzenlemeler, çevresel sürdürülebilirlik, turizm altyapısı, fiyat politikası, güvenlik, sağlık ve hijyen, insan kaynağı, doğal kaynaklar, kültürel miras, ulaşım vb. birçok etken ile besleniyor. Sürdürülebilir başarı, bu ligde daha üst sıralara tırmandığımızda güvence altına alınacaktır. Kuşkusuz gözümüzü dikmemiz gereken tek rakam gelen turist sayısı değil. Elde edilen turizm gelirleri de son derece kritik. Burada dünyada ilk 10’da yokuz, sıramız 12.lik.

Öte yandan 2012’deki Turizm Gelirlerimiz 10 sene öncesinin neredeyse iki katı. Turist başına harcama geçtiğimiz yıl yaklaşık 800 dolar olarak gerçekleşti ve gelirleri arttırmak adına bu rakamın arttırılması gerekli. Gene de henüz potansiyelimizin çok altında olmasına rağmen, turist sayısı ve gelirlerde kaydedilen aşama umut verici. Cari açık ile yaşayan bir ekonomide, ödemeler dengesine pozitif etkisi olan her kalem haliyle itibar görür. İşte turizm de tam böyle bir sektör.

Aslında nelerin yapılması gerektiği de oldukça net: Turizmi 12 aya ve daha geniş coğrafyaya yay, çeşitlendir, ortalama gecelemeyi ve turist başına harcamayı arttır, kaliteyi yükselterek fiyatları yukarı çek, yatak arzını arttır, yurtdışında tanıtım ve yurtiçinde teşvik vb. yasal düzenlemeler ile destekle… Bunların çoğunda kayda değer ilerlemeler de kaydedildi.

Örneğin eskiden “Güneş-Deniz-Kum” ile “Tarih-Kültür” eksenine sıkışmış olan Türk turizmi, şimdi artık İnanç-İbadet / Yeme-İçme-Eğlence / Ekoloji / Sağlık / Kongre / Spor / Yatçılık / Eğitim gibi birçok ürünü dünyaya sunuyor. Bunun ödüllerini de elde etmeye başladı. Yukarıda sizler için hazırladığım tabloda, Türkiye’nin nasıl yükselişe geçtiğini kolaylıkla görebilirsiniz.

Gelişen turizm sadece ödemeler dengesi açısından değil, yarattığı istihdam ile de ekonomiye katkı sağlıyor. Bu yazımda ele aldığım sadece dış turizm. İç turizm de eklendiğinde rakamlar çok daha fazla büyüyecektir. Doğrudan veya dolaylı bu sektörden beslenen, yan sektör, kurum ve kişi sayısı inanılmaz. Tabii ki tüm bu resme bakarken bazı gerçekleri de göz ardı etmemek lazım.

Örneğin turizm istatistiklerinin ne kadar sağlıklı veya yönlendirici olduğu oldum olası gündem maddesi olmuştur. Ülkemize gelen mülteciler de bu sayılara dahil mi, günübirlikçilerin oranı nedir, yurtdışında yaşayan Türk vatandaşları nasıl değerlendirilmeli, turizm gelirlerine turistlerin yaptığı telefon görüşme ücretleri de katılmalı vs. gibi soruların yanıtları, gelen turist sayısı ve turizm gelirleri açısından daha net bir resmi görebilmek adına değer taşıyor. Zaten TÜİK de sene başında, Eurostat ve WTO’nun turizm istatistikleri metodolojisinde son yıllarda yaptıkları yenilikleri dikkate almak suretiyle turizm istatistikleri metodolojisinin güncellendiğini duyurmuştu.

Bir diğer ilginç nokta ise Türkiye’nin sadece turist ağırlayan değil, artık turist yollayan bir ülke konumuna da gelmiş olması. Ortalama refah seviyesinin arttığı, dünya ile daha entegre ve bölgesel bir lider ülke olarak Türkiye’nin doğal olarak Turizm Gelirleri gibi, Turizm Giderleri de hızla artıyor. Benim öngörüm, ödemeler dengesi açısından bakıldığında bu trendin pozitif etkiyi bir miktar tırpanlayacağı yönünde. Genelde turizm giderlerimizin turizm gelirlerimize oranı 1/6 civarında oluyor. Ancak bu hızla büyümeye devam edersek, bu etki çok da önemli olmayacaktır.

Peki, tüm bunların makroekonomik atmosfere nasıl bir yansıması oluyor? Bazı temel rakamlar bize ipucu verebilir. Bunların başında Turizm Gelirlerinin GSMH İçindeki Payı geliyor. TÜRSAB verilerine göre bu oran 2012’de %3,7 olarak gerçekleşmiş. Bu oran 2000 – 2012 yıllarında öyle fazla değişkenlik göstermiş ki, çok net bir trendin varlığından bahsetmek biraz zor olabilir. Ama milenyum sonrası en yüksek seviyeye 2002 yılında ulaşılmış (%5,4). Son üç senedir %3,5 civarlarında bir seyir var.

Bir diğer referans noktası Turizm Gelirlerinin İhracata Oranı. Bir önceki veri ile korelasyon da göz önünde bulundurulursa durum benzerlikler taşıyor. 2012’de bu rakam 19,2. Söz konusu dönemde %34’lere çıktığı da olmuş, 17’lere düştüğü de. Ve gelelim TÜRSAB’ın paylaştığı verilerden en ilgi çekici olanına: “Turizm Gelirlerinin Dış Ticaret Açıklarını Kapama Payı”. Son 7 seneye bakarsak bu oran düşüş trendinde. Sebebi ise her ne kadar turizm gelirler artıyor olsa da; dış ticaret açığının çok daha hızlı artıyor olması. Kriz dönemlerinde frene basıldığı için bu oran artış gösterir. 2012’de ise bu oran %43,75 olarak gerçekleşmiş. Yunanistan’da epeydir devam eden kriz ortamında, turizm gelirlerinin bir nebze de olsa nefes alınmasını sağladığını unutmayalım.

Sektörün ekonomideki dengeler açısından önemi ve ülkeye katkısı, son 30 senede yapılan devasa yatırımlar ve yaratılan istihdam, dünyada geldiğimiz iddialı konumun hepsini düşününce neden BİST’te işlem gören 219 hisse senedinden sadece 10 tanesi turizm sektöründen diye kendine soruyor insan. Yani kote şirketlerin %5’i bile değil. Üstelik BİST’teki performansa bakıyorum da; sektörde 2013’ün ilk 9 ayında 10’a yakın kayıp var, yıllık kayıp ise %0,77.(Fikir vermek adına BİST’te ilk 9 aylık kaybın %4; yıllık kazancın ise 11,61 olduğunu hatırlayalım)

Acaba sektöre karşı piyasalarda bir güven eksikliği mi var? İleride bunu daha iyi gözlemleyeceğiz. Türk ekonomisi turizm üzerine kurulu değil, olmamalı da. Ancak turizmden çok daha fazla gelir yaratmalıyız. Sadece gelir değil, sektörün karlılığı da artmalı. 2013’ün de yeni rekorlar ve cesaret verici rakamlar ile kapanması dileğiyle…

Kendi Kendine Yetebilen 7 Ülkeden Biri

25 Oct

Her x-jenerasyonu vatandaşımızın okul hayatında unutamadığı, adeta efsane olmuş bir ifade vardır: “Türkiye, dünyada kendi kendine yetebilen 7 ülkeden biridir”.Kulağa son derece güzel gelen bu söylemin altı ise, tam doldurulamamıştır. Acaba “kendi kendine yetebilirlik” ile tam olarak kast edilen nedir? Şahsen merak ettiğim şeylerden biri de, diğer 6 ülkenin hangileri olduğu idi.

Sonuçta birçok kişi bunu haliyle “gıda üretimi”ne yordu. Gıdanın da özellikle tarımla ilgili kısmına. Dönem dönem bu söylemin tekrar popüler hale gelmesinin ise birçok sebebi var. Bunların içinde GSYH’da tarımın payının hızla azalması; net ihracatçı olduğumuz bazı ürünlerde bir anda önemli bir ithalatçı haline dönüşmemiz; dünya ticaretinde işlenmiş gıdanın katma değer sonucu artan ağırlığı; Avrupa Birliği üyeliği sürecinde Türk tarımının, bilhassa teşviklerin sürekli sorgulanması; üretimde verimlilik konusunda gelişime duyulan ihtiyaç ve bunun karşılığında insan sağlığı ile ilgili endişeler sayılabilir.

Belki de ilk sorulması gereken soru, “Türkiye’nin halen bir tarım ülkesi olup olmadığı”dır. Tarımın GSYH’daki payı %9,3 (2012). Bu rakam tahmin edebileceğiniz gibi gelişmiş ülkelerinkine göre yüksek, gelişmekte olan ülkelerinkiler ile benzer. Bu tabloya bakıp da “Türkiye bir tarım ülkesidir” çıkarımı yapmak yerinde olmaz. Tarımın ekonomideki ağırlığına bakıldığında; ülkemiz ne ilk ne de son sıralarda. Sektörün büyüme oranına bakıldığında da keza öyle… Yarattığı istihdamı da düşünürsek halen ekonominin can damarlarından biri; ama eskisi kadar odaklı da değiliz tarıma. Örneğin, ekili alanlar 2008-12 gibi kısa bir dönemde kayda değer oranda (%3) küçüldü. İstihdama ise daha geniş bir zaman diliminde bakalım: 2000-2012 yılları arasında çiftçi sayısı 7.8’den 6.1 milyona inmiş. Söz konusu döneme baktığımızda buğday, mısır, arpa, ayçiçeği gibi birçok tarla ürününün üretim miktarları yükselirken; sebzelerde üretimi artan da var, azalan da. Meyvelerde, zeytinde,  çayda bariz üretim artışı görülüyor. Kuşkusuz meyve suyu, zeytinyağı gibi işlenmiş gıda ürünlerinin üretimindeki artış ve ihracat iştahı bu trendi destekler nitelikte. Belki de en merak edilen şey “Organik tarımın nereye koştuğu”. Ekili alandaki %420’lik artışa paralel bir şekilde, organik bitkisel üretim bu 4 senelik zaman diliminde tam %330 artmış.

Türkiye dünya üretiminde fındık, incir, kayısı, kirazda 1. sırada. Kestane, karpuz, kimyonda 2. sırada. Elma, çilek, salatalık, fıstıkta ise 3. durumda. Fasulye, nohut, zeytin, çay, domates, patlıcan, ıspanak, ceviz, vanilya üretiminde de ilk 5’de yer alıyor. Üzüm, portakal, şeftali, badem, limon, kivi, soğan, çavdar, arpa ve buğday ise ilk 10’da olduğu ürünlerin sadece bir bölümü. Ama belki de işin daha ilginç tarafı, Avrupa Birliği’ndeki bazı büyük ülkeler (özellikle İspanya, İtalya ve Fransa) başta olmak üzere; sebze-meyve-kuruyemiş-tahıl üretiminde ilk 10 sırada azımsanmayacak bir “gelişmiş ülkeler” ve “BRIC” ağırlığı var. Türkiye dünyada toplam tarım üretiminde değer olarak 8. sırada. Üzerinde yer alan 7 ülke ise BRIC ülkeleri ile ABD, Endonezya ve Japonya.

Gelelim şu kendi kendine yeten 7 ülke konusuna. “Kişi başına düşen günlük kalori arzı” diye bir ilginç istatistik var ve ülkemiz gerçekten de ilk 7’de! (5. Sıradayız) Diğerlerini de sayayım: Avusturya, ABD, Belçika, Kuveyt, Yunanistan ve İrlanda. Belki de bu veya benzer bir argümana dayalı bir söylemdi yıllar önceki. Ama artık küresel ekonomide ülkeler sadece kendilerine değil, dünya pazarına yetmeye bakıyor. Hele hele dış ticaret dengesindeki hassasiyet ve artan nüfus bir arada olunca…

Dış ticaret açığından mustarip olduğumuz için bu gözle bakarsak; 2012 yılı Tarım-Gıda Ürünleri ihracatımızın, ithalatımızı karşılama oranı yüzde 144. Ancak tarımsal hammaddeler de dikkate alınırsa %98. 2002 senesinde bu oranlar sırası ile yüzde 192 ve yüzde 102’imiş. Sanırım bu da trend hakkında bizlere bir fikir verecektir.

Hangi ürünleri üretmek daha ön plana çıkıyor peki? Çok amaçlı kullanımı olan (endüstri bitkileri vb.), dünya piyasasında aranılan, rekabet avantajımız olan, hem iç hem dış piyasaya hitap edebilen ürünleri üretmeliyiz tabii ki. Sadece ham veya taze değil; işlenmiş gıda ürünlerine de odaklanmalıyız. Ve tabii ki tüm bunların ötesinde varsa yoksa verimlilik…

Öte yandan güzel gelişmeler de oluyor muhtemelen büyük çoğunluğun haberdar olmadığı. Örneğin soya fasulyesi üretiminde dünyada ilk 10’da değiliz. “O kadar üründe destan yazmışız; soyada yazmasak ne fark eder?” diyebilirsiniz. Yanıtı basit: 2005-12 yılları arasında soya fasulyesinin fiyatı dolar bazında yüzde 144 arttı. Soya yağındaki fiyat artışı ise yüzde 133…

Ancak 2010 yılı verilerine göre dünyadaki en verimli soya fasulyesi çiftlikleri hektar başına 3.7 ton üretim ile Türkiye’dekilerdi. Tabii bu yeterli değil. Aynı dönemde fiyatı en çok artan diğer tarım ürünleri mısır, buğday, palmiye yağı, şeker, çay, pirinç, hindistancevizi yağı, kahve, kakao. Ve daha önce paylaştığım rakamları da hatırlarsak; bunların çok azında ülkemiz önde gelen üreticiler arasında. O yüzden ne kadar ürettiğimiz kadar, ne ürettiğimiz ve nasıl ürettiğimiz de önemli. Doğru tarım politikaları ve stratejileri, hepimizin geleceği için kritik…

2013 Yılında Ekonomi İle İlgili Vatandaş En Çok Neleri Merak Etti?

25 Oct

İlginç şey şu ekonomi… Nereden baksanız farklı görünüyor. Kamu, iş dünyası, halk, yabancı yatırımcılar; herkesin perspektifi farklı. Örneğin sokaktaki vatandaşın gündemi ile ilgili bir fikir verecekse eğer; Google’daki arama başlıklarında ekonomiyi ilgilendiren 2 tane başlık var 2013 yılının il 10’nunda. İlki listenin 3. sırasında yer alan “Altın Fiyatları”. İkincisi ise hemen onu takip eden 4. sıradaki “İŞKUR”. Listenin heterojenliği adına fikir vermesi için paylaşıyorum; ilk 10’da e-okul, ÖSYM, Rüya Tabirleri, Gangnam Style, Pepe vs. de var. Hem 2013, hem de 2012’de ilk 10’da olan 3 başlığa rastlıyoruz: e-okul, ÖSYM ve İŞKUR (Geçen sene 8. sıradaymış).

Yılın bu son yazısında vatandaşın en çok araştırdığı iki konuya eğilmekte fayda olabilir diye düşündüm: Altın ve İşsizlik… Önce listeye yeni giriş yapan altın ile başlayalım. World Gold Council’in yalancısıyım; Kasım – 2013 itibariyle Türkiye’nin altın rezervleri dünyada 13. sırada. Hatta birer ülke olmadıkları için; listede üzerimizde yer alan IMF ve Avrupa Merkez Bankasını da elersek; 11. sıradayız. Buradan hareketle 2012 toplam altın dış ticaretine bakıyorum; 2010 ile karşılaştırıldığı neredeyse 5 misli bir artış var. 4,5 milyar ABD Dolarından 21 milyara çıkmış tutar. 2013 için de benzer bir rakam bekleniyor. Bunun altında yatan sebeplerden biri enerji ithalatımızın bir kısmını altın ile geri ödüyor olmamız. Ama halkımızın bu sebeple altın fiyatlarını Google’da aradığını sanmıyorum. 2013’de düğün vb. merasimlerde rekor artış olmadığını da dikkate alırsak, nedeni ne olabilir acaba?

2008 Ocak – 2010 Aralık ayları arasında altın fiyatlarındaki artış 0’ün üzerindeydi. 2011 yılında da, altın yatırımcısına %30 kazandırmıştı. 2012’de ise resim değişti. Altın olduğu yerde saydı. O güzel günlerin bittiğinin habercisiydi bu. Ve gelelim 2013 yılına… Sene başından bu yana yaklaşık %30 oranında gerileyen fiyatlar bir yana, altın fiyatlarında tam 13 yıl aradan sonra ilk kez yıllık bazda düşüş ile karşı karşıyayız. Bunun altında yatan temel sebeplerden biri olarak neredeyse herşeyde olduğu gibi FED’in politikaları da gösteriliyor. Doğal olarak, halkın sınırlı bir bölümü global ekonomik piyasalar konusunda ilgi ve bilgi sahibi. O zaman nereden geliyor bu altın ilgisi? Yanıtı basit. Türkiye’de yastık altındaki altınların değeri hakkında herhangi bir kaynağı gönül rahatlığı ile referans almak kolay değil. Çeşitli kurum ve kuruluşların öngörüleri mevcut. 300 Milyar ABD Doları gibi bir rakamdan bahsediliyor. Bu rakam oldukça ciddi bir büyüklük ve potansiyel olarak çok daha fazla da olabilir. Çünkü güvenli liman olarak itibar edilen altının, Türk halkının gönlünde hep özel bir yeri olmuştur. Gelin görün ki; tüm alternatif yatırım araçları ile mukayese edilince, son 2 senenin net mağlubu da altın. Elde epey bir altın var. Böyle olunca tabii, dünyadaki Bitcoin merakının aksine, bizde herkes altın fiyatlarını takip eder olmuş durumda.

Gelelim ikinci arama konusuna: İŞKUR. Tabii bu kelimeyi duyunca da akla ilk gelen şey, iş arayışında olan insanlarımız. 2012 verilerine göre Türkiye’de nüfusun işgücüne katılımının en düşük olduğu ülkelerden biri. Burada da geçmiş yıllara bir göz atarsak; ülkemizde 2011 yılındaki işsizlik oranı, 2010’a göre 2,1 puan azalma ile %9,8’e gerilemişti. TÜİK verilerine göre 2012’de düşüş devam etti ve bu sefer oran %9,2 olarak gerçekleşti. 2013 Eylül ayı itibariyle oran tekrar %9,9’a yükseldi. İşsizlikle ilgili istatistikleri daha derinlemesine okumak ve bu yüzden mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam ve işsiz rakamlarına, kayıt dışı çalışanların sayısına, tarım dışı işsizlik oranına vs. de bakmak yerinde olacaktır. Ancak İŞKUR’u Google’da 8.likten 4.lüğe taşıyan sadece genel olarak işsizlikteki artış ile açıklanabilir mi? Öncelikle kentsel alanlardaki işsizlik ile kırsal yerlerdeki işsizlik oranlarını mukayese ettiğimizde, son dönemlerdeki trend ilkinin diğerinin hep 2 katı civarında seyrettiği yönünde. Yani interneti daha yoğun kullanan kentli işsiz nüfus bunun bir açıklayıcısı olabilir. Ama daha çarpıcı olan genç nüfustaki işsizlik oranının son 1 senede ’lerden, %20’lere dayanmış olması. Dünyada da işsizlik oranı olarak ilk 50 ülkenin hemen altındayız. Ama genç nüfus işsizliği dikkate alınınca ilk 40 içerisindeyiz. Tabii ki bu oranlar işsizliğin büyük bir problem olduğu ülkelerde çok daha yüksek. Örneğin İspanya’da, genel oran %20’lerin üzerinde seyrederken; gençlerdeki oran %45’ler düzeyinde. Belli bir birikimi olmayan, iş hayatına yeni atılmış veya atılmak üzere olan genç insanlarımız için dikkat çekici bir gösterge. İnterneti daha fazla kullanan gençlerimizin kendilerine bir gelecek sağlayabilmek adına, başta kamudaki istihdam kanalları olmak üzere farklı mecralara açılan bir kapı olarak gördükleri İŞKUR’a ulaşmak istemeleri sonucu bu kurum da popülerliği günden güne artan bir arama konusu haline gelmiş durumda.

2014’ün başta gençlerimiz olmak üzere iş hayatına atılmak isteyenlerin bu emellerine kavuştuğu, altın yatırımcılarının da kayıplarını telafi ettikleri bir yıl olması dileğiyle. Bakalım 2014 Google arama listesinde ekonomiden hangi başlıklar olacak…

Orta Gelir Tuzağına Bambaşka Bir Pencereden Bakış

25 Oct

Gelişmekte olan ülkelere musallat olmuş bir hastalık, Orta Gelir Tuzağı.. En basit tanımıyla bir ülkenin kişi başına düşen milli gelir seviyesinde yükselme trendinin sonlanıp daha yatay bir seviyede seyretmesi… Tabii bu bir sonuç. Sebeplere dönüp bakarsak en başta rekabetçiliğin kaybedilmesi yatıyor. Tarım toplumundan sanayii toplumuna geçerken verimlilik de artıyor ve bu ilk etapta gelire hızla yansıyor.  Ancak öyle bir noktaya geliniyor ki, hem katma değeri düşük ürünlerde daha ucuz iş gücü sunan ülkeler ile; hem de teknoloji ve yenilikçiliğe dayalı ürünlerde daha başarılı ülkeler ile yarışmak gittikçe güçleşiyor.

Dünya Bankası kişi başına düşen milli gelir istatistiklerini baz alarak; sizin için ufak bir karşılaştırma yaptım. Tam krizden bir önceki seneden itibaren bizimle bazı açılardan aynı “lig”de yer alan ve başlangıç değerleri birbirlerininkine yakın 5 ülkeyi, Türkiye ile birlikte inceleyelim…

Bin USD    2007     2008       2009     2010       2011      2012      Ortalama
Türkiye     9.312    10.397    8.626    10.135    10.605    10.666    9.957
Brezilya    7.194    8.623      8.373    10.978    12.576    11.340    9.847
Rusya      9.146    11.700    8.616    10.710     13.284   14.037    11.249
Meksika   9.191    9.560      7.691    8.885        9.717     9.749    9.132
Şili         10.383    10.672  10.120    12.685    14.513    15.452    12.304
Malezya    7.218    8.460     7.278    8.754      10.058    10.432    8.700

Bu rakamları değerlendirirken, doğal kaynaklar açısından daha şanslı olan ülkelerin bu avantajlarını da tabii ki unutmamak lazım. Performans açısından ise Şili sanki tuzaktan çıkışı bulmuş gibi gözüküyor.

Türkiye şu anda bu tuzağa yakalandı mı diye merak ediyorsak, en azından şu göstergeleri (anlıktan ziyade yıllar bazında trend olarak) incelemeliyiz: Sanayi üretimindeki değişim yüzdesi, işgücüne katılım ve işsizlik oranları, cari açık, ülkeye para giriş çıkışları, tasarruflar ve yatırımlar.  “Mili Gelir Artışı / İhracat Artışı” oranı da epey fikir verecektir.

Peki tek tuzak Orta Gelir Tuzağı mı? Hayır. Zaten herşeyi daha da ilginç kılan zaten bu. Şimdi diğer tuzakları tanıyalım:

-Yoksulluk Tuzağı (Poverty Trap)

Yoksulluk tuzağı, ulusal seviyede yoksulluğun nesilden nesile adeta bir genetik miras gibi aktarıldığı durumlar için kullanılan bir tabir. Eğer bu döngüyü kırabilecek hamleler yapılamıyorsa işte o zaman orta gelirli ülkeler veya gelişmekte olan piyasalar ligine yükselemiyorsunuz. Haliyle herşeyin başlangıcı sermaye. Sermaye bulunursa, çıkış yolu da bulunabiliyor. Ancak yoksulluk tuzağından çıkış için reçete sadece ekonomide yapılacak reformlar değil. BM İnsani Gelişmişlik Endeksinde temel belirleyici olan bazı sosyal alanlarda da atılım yapmak şart: Eğitim, sağlık, altyapı, çevre diye başlayıp listeyi uzatabiliriz. Bazı ekonomistler, gelişmiş ülkelerden gelecek yardımların yeterli düzeyde olması durumunda sermaye başta olmak üzere yukarıdaki alanlarda gelişim sağlanabileceğini savunuyorlar. Ancak yardımın tutarı, yöntemi (nakdi – ayni) ne olacak, nasıl kullanılacak, ne kadar sürekliliği olacak gibi birçok kritik belirleyici de söz konusu. Kısa vadeli enjeksiyonlar değil, uzun vadeli yapısal reformlarla sürdürülebilir başarı sağlanabilir.

-Refah Tuzağı (Welfare Trap)

Tüm tuzaklar arasında benim açık ara favorim “Refah Tuzağı”. Yoksullukla mücadele ve toplumun genel refah seviyesinin yükseltilmesi batılı ülkelerin uzun süredir önemli mesafeler katettikleri bir alan. Ama son dönemlerin çok tartışılan konusu şu: Acaba biraz fazla mı ileri gittiler? Bu ülkelerde sosyal güvenlik sistemi ile hayatlarını sürdüren çok sayıda insan var. İşsizlik fonu ile geçinmek, hele hele küresel ekonomideki uzatmalı türbülans ikliminde ilk bakışta gayet anlaşılır bir durum. Peki ya öyle bir noktaya gelinir de, bu insanlar iş bulabilecek olsalar bile işsiz kalıp fon ile yaşamayı sürdürmeyi tercih ederlerse? Eldeki sosyal faydalara veda etmek anlamına gelir kaygısıyla buldukları işleri dahi geri çeviriyorlarsa? Üstelik sağlanan imkanları sadece doğrudan nakit ile sınırlı düşünmemek gerekiyor. Örneğin tıbbi yardımlar gibi birçok farklı destek de sunuluyor. Haliyle vergi de vermiyorlar. Böyle olunca da gönüllü işsizler diye, işvereni de sosyal devlet olan bir topluluk ortaya çıkıyor. Burada bir sayı vermek çok kolay değil, ama bazı istatistiklere de dayanan ortak kanı; problemin bu tarz bir tercihe yönelenlerdeki sayının artışı olduğu için önem arz ettiği. Canla başla çalışan, vergisini veren bireylerin gözüyle resme baktığınızda toplumsal bir gerilime çanak tutabilecek potansiyele sahip bir durum.

İşte bu sebeple, Refah Tuzağı şimdiden batılı parlamentolarda siyasi tartışmalar arasında öncelikli konular arasına girdi. Amerika, İngiltere ve birçok Avrupa ülkesi bunu konuşuyor. Çözümü de öyle kolay değil. Çünkü geçmişte epey çetrefilli modeller kurmuşlar. Geriye dönük düzenlemeler yapmak sadece bu modelin karmaşılığından değil, siyasi aritmetiğin zorlu patikalarından da geçiyor.

Sonuç:

Bizden fakir ülkelere bakıyorum: Yoksulluk Tuzağı çok daha ürkütücü geliyor. Bizden zengin ülkelere bakıyorum, Refah Tuzağı gibi absürd denilebilecek bir durumun içine düşmüşler. Biz de kendi tuzağımızı çok güzel bulmuşuz: Orta Gelir Tuzağı.  Gene de insan diğerleri ile mukayese edince, “İlla ki bir tuzak varsa, bari Refah Tuzağı olsun” diyor. Çünkü tuzak parantezine de alsak önemli olan başına gelen o ilk kelime, daha net bir tanımla: Yoksul – Orta Halli – Zengin.

Tüm bu tartışılanlar beni çok uzun yıllar öncesine, okul yıllarına kadar götürdü. Biraz Keynescilik gibi olacak ama eskiden oturup likidite tuzağını konuşurduk. Şimdi ekonomideki tuzaklar bile değişti. Bakalım yarın hangi tuzakları önümüze serecek…