Archive | Türkiye Ekonomisi – Turkish Economy RSS feed for this section

2013 Yılında Ekonomi İle İlgili Vatandaş En Çok Neleri Merak Etti?

25 Oct

İlginç şey şu ekonomi… Nereden baksanız farklı görünüyor. Kamu, iş dünyası, halk, yabancı yatırımcılar; herkesin perspektifi farklı. Örneğin sokaktaki vatandaşın gündemi ile ilgili bir fikir verecekse eğer; Google’daki arama başlıklarında ekonomiyi ilgilendiren 2 tane başlık var 2013 yılının il 10’nunda. İlki listenin 3. sırasında yer alan “Altın Fiyatları”. İkincisi ise hemen onu takip eden 4. sıradaki “İŞKUR”. Listenin heterojenliği adına fikir vermesi için paylaşıyorum; ilk 10’da e-okul, ÖSYM, Rüya Tabirleri, Gangnam Style, Pepe vs. de var. Hem 2013, hem de 2012’de ilk 10’da olan 3 başlığa rastlıyoruz: e-okul, ÖSYM ve İŞKUR (Geçen sene 8. sıradaymış).

Yılın bu son yazısında vatandaşın en çok araştırdığı iki konuya eğilmekte fayda olabilir diye düşündüm: Altın ve İşsizlik… Önce listeye yeni giriş yapan altın ile başlayalım. World Gold Council’in yalancısıyım; Kasım – 2013 itibariyle Türkiye’nin altın rezervleri dünyada 13. sırada. Hatta birer ülke olmadıkları için; listede üzerimizde yer alan IMF ve Avrupa Merkez Bankasını da elersek; 11. sıradayız. Buradan hareketle 2012 toplam altın dış ticaretine bakıyorum; 2010 ile karşılaştırıldığı neredeyse 5 misli bir artış var. 4,5 milyar ABD Dolarından 21 milyara çıkmış tutar. 2013 için de benzer bir rakam bekleniyor. Bunun altında yatan sebeplerden biri enerji ithalatımızın bir kısmını altın ile geri ödüyor olmamız. Ama halkımızın bu sebeple altın fiyatlarını Google’da aradığını sanmıyorum. 2013’de düğün vb. merasimlerde rekor artış olmadığını da dikkate alırsak, nedeni ne olabilir acaba?

2008 Ocak – 2010 Aralık ayları arasında altın fiyatlarındaki artış 0’ün üzerindeydi. 2011 yılında da, altın yatırımcısına %30 kazandırmıştı. 2012’de ise resim değişti. Altın olduğu yerde saydı. O güzel günlerin bittiğinin habercisiydi bu. Ve gelelim 2013 yılına… Sene başından bu yana yaklaşık %30 oranında gerileyen fiyatlar bir yana, altın fiyatlarında tam 13 yıl aradan sonra ilk kez yıllık bazda düşüş ile karşı karşıyayız. Bunun altında yatan temel sebeplerden biri olarak neredeyse herşeyde olduğu gibi FED’in politikaları da gösteriliyor. Doğal olarak, halkın sınırlı bir bölümü global ekonomik piyasalar konusunda ilgi ve bilgi sahibi. O zaman nereden geliyor bu altın ilgisi? Yanıtı basit. Türkiye’de yastık altındaki altınların değeri hakkında herhangi bir kaynağı gönül rahatlığı ile referans almak kolay değil. Çeşitli kurum ve kuruluşların öngörüleri mevcut. 300 Milyar ABD Doları gibi bir rakamdan bahsediliyor. Bu rakam oldukça ciddi bir büyüklük ve potansiyel olarak çok daha fazla da olabilir. Çünkü güvenli liman olarak itibar edilen altının, Türk halkının gönlünde hep özel bir yeri olmuştur. Gelin görün ki; tüm alternatif yatırım araçları ile mukayese edilince, son 2 senenin net mağlubu da altın. Elde epey bir altın var. Böyle olunca tabii, dünyadaki Bitcoin merakının aksine, bizde herkes altın fiyatlarını takip eder olmuş durumda.

Gelelim ikinci arama konusuna: İŞKUR. Tabii bu kelimeyi duyunca da akla ilk gelen şey, iş arayışında olan insanlarımız. 2012 verilerine göre Türkiye’de nüfusun işgücüne katılımının en düşük olduğu ülkelerden biri. Burada da geçmiş yıllara bir göz atarsak; ülkemizde 2011 yılındaki işsizlik oranı, 2010’a göre 2,1 puan azalma ile %9,8’e gerilemişti. TÜİK verilerine göre 2012’de düşüş devam etti ve bu sefer oran %9,2 olarak gerçekleşti. 2013 Eylül ayı itibariyle oran tekrar %9,9’a yükseldi. İşsizlikle ilgili istatistikleri daha derinlemesine okumak ve bu yüzden mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam ve işsiz rakamlarına, kayıt dışı çalışanların sayısına, tarım dışı işsizlik oranına vs. de bakmak yerinde olacaktır. Ancak İŞKUR’u Google’da 8.likten 4.lüğe taşıyan sadece genel olarak işsizlikteki artış ile açıklanabilir mi? Öncelikle kentsel alanlardaki işsizlik ile kırsal yerlerdeki işsizlik oranlarını mukayese ettiğimizde, son dönemlerdeki trend ilkinin diğerinin hep 2 katı civarında seyrettiği yönünde. Yani interneti daha yoğun kullanan kentli işsiz nüfus bunun bir açıklayıcısı olabilir. Ama daha çarpıcı olan genç nüfustaki işsizlik oranının son 1 senede ’lerden, %20’lere dayanmış olması. Dünyada da işsizlik oranı olarak ilk 50 ülkenin hemen altındayız. Ama genç nüfus işsizliği dikkate alınınca ilk 40 içerisindeyiz. Tabii ki bu oranlar işsizliğin büyük bir problem olduğu ülkelerde çok daha yüksek. Örneğin İspanya’da, genel oran %20’lerin üzerinde seyrederken; gençlerdeki oran %45’ler düzeyinde. Belli bir birikimi olmayan, iş hayatına yeni atılmış veya atılmak üzere olan genç insanlarımız için dikkat çekici bir gösterge. İnterneti daha fazla kullanan gençlerimizin kendilerine bir gelecek sağlayabilmek adına, başta kamudaki istihdam kanalları olmak üzere farklı mecralara açılan bir kapı olarak gördükleri İŞKUR’a ulaşmak istemeleri sonucu bu kurum da popülerliği günden güne artan bir arama konusu haline gelmiş durumda.

2014’ün başta gençlerimiz olmak üzere iş hayatına atılmak isteyenlerin bu emellerine kavuştuğu, altın yatırımcılarının da kayıplarını telafi ettikleri bir yıl olması dileğiyle. Bakalım 2014 Google arama listesinde ekonomiden hangi başlıklar olacak…

Orta Gelir Tuzağına Bambaşka Bir Pencereden Bakış

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Gelişmekte olan ülkelere musallat olmuş bir hastalık, Orta Gelir Tuzağı.. En basit tanımıyla bir ülkenin kişi başına düşen milli gelir seviyesinde yükselme trendinin sonlanıp daha yatay bir seviyede seyretmesi… Tabii bu bir sonuç. Sebeplere dönüp bakarsak en başta rekabetçiliğin kaybedilmesi yatıyor. Tarım toplumundan sanayii toplumuna geçerken verimlilik de artıyor ve bu ilk etapta gelire hızla yansıyor.  Ancak öyle bir noktaya geliniyor ki, hem katma değeri düşük ürünlerde daha ucuz iş gücü sunan ülkeler ile; hem de teknoloji ve yenilikçiliğe dayalı ürünlerde daha başarılı ülkeler ile yarışmak gittikçe güçleşiyor.

Dünya Bankası kişi başına düşen milli gelir istatistiklerini baz alarak; sizin için ufak bir karşılaştırma yaptım. Tam krizden bir önceki seneden itibaren bizimle bazı açılardan aynı “lig”de yer alan ve başlangıç değerleri birbirlerininkine yakın 5 ülkeyi, Türkiye ile birlikte inceleyelim…

Bin USD    2007     2008       2009     2010       2011      2012      Ortalama
Türkiye     9.312    10.397    8.626    10.135    10.605    10.666    9.957
Brezilya    7.194    8.623      8.373    10.978    12.576    11.340    9.847
Rusya      9.146    11.700    8.616    10.710     13.284   14.037    11.249
Meksika   9.191    9.560      7.691    8.885        9.717     9.749    9.132
Şili         10.383    10.672  10.120    12.685    14.513    15.452    12.304
Malezya    7.218    8.460     7.278    8.754      10.058    10.432    8.700

Bu rakamları değerlendirirken, doğal kaynaklar açısından daha şanslı olan ülkelerin bu avantajlarını da tabii ki unutmamak lazım. Performans açısından ise Şili sanki tuzaktan çıkışı bulmuş gibi gözüküyor.

Türkiye şu anda bu tuzağa yakalandı mı diye merak ediyorsak, en azından şu göstergeleri (anlıktan ziyade yıllar bazında trend olarak) incelemeliyiz: Sanayi üretimindeki değişim yüzdesi, işgücüne katılım ve işsizlik oranları, cari açık, ülkeye para giriş çıkışları, tasarruflar ve yatırımlar.  “Mili Gelir Artışı / İhracat Artışı” oranı da epey fikir verecektir.

Peki tek tuzak Orta Gelir Tuzağı mı? Hayır. Zaten herşeyi daha da ilginç kılan zaten bu. Şimdi diğer tuzakları tanıyalım:

-Yoksulluk Tuzağı (Poverty Trap)

Yoksulluk tuzağı, ulusal seviyede yoksulluğun nesilden nesile adeta bir genetik miras gibi aktarıldığı durumlar için kullanılan bir tabir. Eğer bu döngüyü kırabilecek hamleler yapılamıyorsa işte o zaman orta gelirli ülkeler veya gelişmekte olan piyasalar ligine yükselemiyorsunuz. Haliyle herşeyin başlangıcı sermaye. Sermaye bulunursa, çıkış yolu da bulunabiliyor. Ancak yoksulluk tuzağından çıkış için reçete sadece ekonomide yapılacak reformlar değil. BM İnsani Gelişmişlik Endeksinde temel belirleyici olan bazı sosyal alanlarda da atılım yapmak şart: Eğitim, sağlık, altyapı, çevre diye başlayıp listeyi uzatabiliriz. Bazı ekonomistler, gelişmiş ülkelerden gelecek yardımların yeterli düzeyde olması durumunda sermaye başta olmak üzere yukarıdaki alanlarda gelişim sağlanabileceğini savunuyorlar. Ancak yardımın tutarı, yöntemi (nakdi – ayni) ne olacak, nasıl kullanılacak, ne kadar sürekliliği olacak gibi birçok kritik belirleyici de söz konusu. Kısa vadeli enjeksiyonlar değil, uzun vadeli yapısal reformlarla sürdürülebilir başarı sağlanabilir.

-Refah Tuzağı (Welfare Trap)

Tüm tuzaklar arasında benim açık ara favorim “Refah Tuzağı”. Yoksullukla mücadele ve toplumun genel refah seviyesinin yükseltilmesi batılı ülkelerin uzun süredir önemli mesafeler katettikleri bir alan. Ama son dönemlerin çok tartışılan konusu şu: Acaba biraz fazla mı ileri gittiler? Bu ülkelerde sosyal güvenlik sistemi ile hayatlarını sürdüren çok sayıda insan var. İşsizlik fonu ile geçinmek, hele hele küresel ekonomideki uzatmalı türbülans ikliminde ilk bakışta gayet anlaşılır bir durum. Peki ya öyle bir noktaya gelinir de, bu insanlar iş bulabilecek olsalar bile işsiz kalıp fon ile yaşamayı sürdürmeyi tercih ederlerse? Eldeki sosyal faydalara veda etmek anlamına gelir kaygısıyla buldukları işleri dahi geri çeviriyorlarsa? Üstelik sağlanan imkanları sadece doğrudan nakit ile sınırlı düşünmemek gerekiyor. Örneğin tıbbi yardımlar gibi birçok farklı destek de sunuluyor. Haliyle vergi de vermiyorlar. Böyle olunca da gönüllü işsizler diye, işvereni de sosyal devlet olan bir topluluk ortaya çıkıyor. Burada bir sayı vermek çok kolay değil, ama bazı istatistiklere de dayanan ortak kanı; problemin bu tarz bir tercihe yönelenlerdeki sayının artışı olduğu için önem arz ettiği. Canla başla çalışan, vergisini veren bireylerin gözüyle resme baktığınızda toplumsal bir gerilime çanak tutabilecek potansiyele sahip bir durum.

İşte bu sebeple, Refah Tuzağı şimdiden batılı parlamentolarda siyasi tartışmalar arasında öncelikli konular arasına girdi. Amerika, İngiltere ve birçok Avrupa ülkesi bunu konuşuyor. Çözümü de öyle kolay değil. Çünkü geçmişte epey çetrefilli modeller kurmuşlar. Geriye dönük düzenlemeler yapmak sadece bu modelin karmaşılığından değil, siyasi aritmetiğin zorlu patikalarından da geçiyor.

Sonuç:

Bizden fakir ülkelere bakıyorum: Yoksulluk Tuzağı çok daha ürkütücü geliyor. Bizden zengin ülkelere bakıyorum, Refah Tuzağı gibi absürd denilebilecek bir durumun içine düşmüşler. Biz de kendi tuzağımızı çok güzel bulmuşuz: Orta Gelir Tuzağı.  Gene de insan diğerleri ile mukayese edince, “İlla ki bir tuzak varsa, bari Refah Tuzağı olsun” diyor. Çünkü tuzak parantezine de alsak önemli olan başına gelen o ilk kelime, daha net bir tanımla: Yoksul – Orta Halli – Zengin.

Tüm bu tartışılanlar beni çok uzun yıllar öncesine, okul yıllarına kadar götürdü. Biraz Keynescilik gibi olacak ama eskiden oturup likidite tuzağını konuşurduk. Şimdi ekonomideki tuzaklar bile değişti. Bakalım yarın hangi tuzakları önümüze serecek…

Türk firmaları 2014’te dümeni iyice yurtdışına kırıyor

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Herkes aynı şeyi söylüyor: 2014’te yeniden gelişmiş ülkelere dönecek. Türkiye’de ise nüfus artış hızı yavaşlıyor. Döviz kurlarında hatırı sayılır bir yükselme yaşadık. Türk işgücü göreceli rekabet avantajını kısmen yitirmiş durumda. İş dünyasında bir kesim ise doygunluk kelimesini sıkça kullanır hale geldi. Şu anki resim, Türkiye’nin müthiş bir potansiyeli olduğu gerçeğini değiştiremez ancak bununla birlikte bu durumun Türk iş adamları için nasıl bir anlamı olabilir? Yanıt basit: Özellikle, büyümek isteyen firmaları artık yurtiçi tek başına mutlu edemeyecek.

Şartlar böyle olunca, bir yandan gelirleri arttırmak, bir yandan da risklerini azaltmak isteyen firmalarımız için yurtdışına açılmak ve faaliyet gösterilen pazarları çeşitlendirmek birincil öncelik haline geldi. Ancak bu atılımı sadece klasik ihracat sınırları içinde tanımlamak gerçekçi gözükmüyor. En azından rakamlar bunu söylüyor bize. Nitekim 2012’de 153 milyar ABD Dolarına dayanan ihracat, 2013’de yaklaşık 152 milyar olarak gerçekleşti, yani durağan bir seyir izledi. Tüm ekonomisini ihracat üzerine modellemiş ülkeler var, orada rekabet kıran kırana. Diğer yandan, artık şirketlerimiz yabancı ülkelerde yaptıkları doğrudan yatırımlar ile dikkat çekiyorlar.

Bir zamanlar Avrupa’ya misafir işçi olarak giden vatandaşlarımız küçük işletmeler kurmuşlardı. Daha sonra bunu yurtdışında ihaleler alan inşaat firmalarımız izledi. Şu anda ise bambaşka bir görüntü ile karşı karşıyayız. Artık her alanda ciddi sınır ötesi yatırımlara imza atılıyor. En gözde sektör de hazır giyim perakendeciliği. Az buz değil… 100 civarı ülkede 3.000 kadar mağazadan bahsediyoruz. Kimbilir… Belki de 38 Milyar Dolar serveti ile dünyanın en zengin beşinci kişisi olan Inditex’in sahibi Amancio Ortega’yı örnek alıyoruzdur. Bankacılık ve finans alanında daha mütevazi bir tablo söz konusu. Turizm ve gastronomi sektöründe (otel, restoran, hatta marina işletmeciliği vb.) yatırımlar son dönemde artış kazandı. Bunun dışında özellikle üretim ve hızlı tüketim malları alanlarında; faaliyet gösterdikleri sektörlerde dünyada, en azından Avrupa’da ilk ona girmiş firmalarımız var. Daha üst sıraları hedefliyorlar ve sadece organik değil, yaptıkları ses getiren satın almalar ile inorganik olarak da yabancı ülkeleri operasyonlarına katıyorlar. Devlet de, başta Çifte Vergilendirmeyi Önleme ve Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması gibi uluslararası anlaşmalar ve yurtiçinde yaptığı yasal düzenlemeler – teşvikler ile firmalarımıza destek olmaya gayret ediyor.

Eğer doğrudan yabancı sermaye hareketlerini ele alırsak, aslında genelde daha popüler olan Türkiye’ye yapılan girişler. Diğer yandan, son dönemlerde çıkışlar da epey ilgi görmeye başladı. Büyük fabrika yatırımları, açılan mağazalar, satın alınan önemli yabancı markalar, biraz da kamuoyunun gururunu okşadı dersek yalan olmaz. 2008 yılında OECD rakamlarına göre yaklaşık 18 Milyar ABD Doları olan Türkiye’nin yurtdışına doğrudan yabancı yatırım stoğu, 2012 yılı sonunda 30 milyar Dolara merdiven dayamış durumda. (2000 yılında bu rakam 4 milyar Dolar bile değildi). 2008 küresel krizinden sonra bir miktar gerileme trendine girildikten sonra, 2011’de tekrar çıkış yakalandı.

 

Türkiye’nin Yurtdışına Doğrudan Yabancı Yatırımları (Milyar ABD Doları)

2008    2009    2010     2011     2012    2013 (ilk 6 ay)

2.5        1.6        1.5       2.3       4.1            1.4

Ancak diğer OECD ülkeleri ile kıyaslandığında, bu gelişime rağmen halen daha alt sıralarda olduğumuzu görmekteyiz. Tabii ki daha büyük ve daha zengin ekonomiler bu tür yatırımları daha kolay finanse edebiliyorlar. Ayrıca belirli ticaret blokları içerisinde yer alanlar da bu avantajlarını kullanıyorlar. 2000 sonrası Türkiye’nin dünya ligindeki sıralamasına baktığımızda hep 40’lı basamaklardayız. Eğer gerçek anlamda küresel bir oyuncu olmak istiyorsak hem doğrudan yatırım girişlerinde, hem de çıkışlarında daha üstlere tırmanmalıyız. Nitekim Dünya Küreselleşme Endeksinde 139 ülke içerisinde 106. sıradayız. On seneden az bir sürede 10 basamak kadar ilerledik. (Depth Index of Globalization 2013 / Ghemawat). 2012 yılında yurt dışına yapılan doğrudan yatırımlar milli gelirin yüzde 10’una oranında gerçekleşti. Sermaye akımları kriterine göre göreceli olarak daha iyi bir dereceye sahip olmamız (82. sıra) sebebi; daha ziyade yabancıların Türkiye’ye olan yatırımları.

Bir de hangi ülkelere yatırım yapılacağı konusu var. DEİK’in bu konuda yaptığı güncel bir araştırmaya göre en çok yatırım yaptığımız 20 ülke, toplam yatırımların yüzde 78’ine denk geliyor. 2012’deki yatırımlarımızda ise ilk 10 ülke yüzde 90’lık bir hacmi oluşturmuş durumda. Bir yandan da portföyü zenginleştirme adına “farklı ülkelere yatırım”dan sıkça bahsediliyor. Gene de mevcut Pareto aşılır mı, kestirmek güç. Rota hangi ülkeler olursa olsun, 2014 ve sonrası için yurtdışı yatırımlar daha da ivme kazanırsa, bu kimseyi şaşırtmasın.

Ukrayna – Türkiye ticari ilişkileri: Dün, bugün ve yarın

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Kuşkusuz son günlerin en çok konuşulan ülkesi Karadeniz komşumuz Ukrayna. 45.5 milyon nüfusu ile Avrupa’nın en kalabalık ülkelerinden biri ve dünyanın 42. büyük ekonomisi (Satın alma Gücü Paritesine göre).

Herhalde bu ülkede bir anket yapılsa ve Ukrayna denilince akla ilk gelen şey sorulsa ağırlıklı yanıt, efsane futbolcu Andriy Shevchenko olur. Ya da belki de Muhteşem Yüzyıl dizisi sayesinde aslen Ukrayna kökenli olan Hürrem Sultan ilk sıraya oturur.

Ancak bu ülke Türkiye için çok daha fazla şey ifade ediyor. Türkiye için bir “Stratejik İş Ortağı” ve iki ülke arasındaki ticarette çıtayı yukarı taşımak bir öncelik durumunda. Nitekim 2004 yılında 3.1 milyar dolar olan hacim; 2008’de 8.3 milyara fırlamış. Üretilen ürün ve hizmetler açısından bakıldığında; bölgede bu iki ülke pek de birbirleriyle rekabet eden ekonomiler sayılmazlar. Onlar bize, hammadde ve yarı mamul satarken, bizden de tüketici ürünleri ithal ediyorlar. Bize benzeyen yönleri de var. Tarım adına devasa verimli topraklara sahip bir ülke. Enerji koridorlarının üzerinde. Batı ile Doğu arasında bir köprü… Ukrayna ile enerji, tarım, metal, madencilik alanlarında büyük sinerjiler yakalanabilir.

2008 krizi ile resim bir anda değişti.

Türkiye, küresel ekonomik kriz öncesi Ukrayna’nın Rusya’dan sonraki 2. büyük dış ticaret ortağı ve en fazla dış ticaret fazlası verdiği ülkeydi. Ama kriz ile her şey değişiverdi. Şu anda 6 milyar dolar seviyesinde olan rakam; 2007 yılını az farkla geçmiş durumda. Burada en büyük etken; Ukrayna ekonomisi ile ilgili genel durum: Ülke, son 2 senedir neredeyse hiç büyümedi. Bu durum da; zaten krizle darbe almış olan iki ülke arasındaki ticaret hacmine doğrudan yansıdı. Bununla birlikte Ukrayna; 2012 yılında; ihracatının yüzde 5.4’ünü ülkemize gerçekleştirdi. Bu ülke için Rusya’dan sonra Türkiye ikinci en büyük ihraç pazarı. Ukrayna’nın ithalatında ise Türkiye ilk 5 ülke arasında yok.  (sekizinciyiz) Dış ticaretlerinde 4. sırada yer alıyoruz ve Ukrayna’nın en fazla dış ticaret fazlası verdiği ülke konumunu da koruyoruz.

Sadece İthalat ve İhracat değil

İki ülke arasındaki ticari işbirliğini sadece ithalat – ihracatla sınırlandırmak yanıltıcı olacaktır. Ukrayna’da irili ufaklı 700’e yakın firmamız faal. Türkiye’nin Ukrayna’ya yaptığı doğrudan dış yatırımlarının miktarına ilişkin ise farklı kaynaklar; farklı bilgiler sunuyor. 200 milyon dolar civarı diyen de var; 1 milyar doları aştığını belirten de. En iddialısı ise bu ülkedeki Türk sermayesinin üçüncü ülkelerden gelen yatırımlarla birlikte 2 milyar doları bulduğu yönünde. Mobilyacılık, perakende, telekomünikasyon, beyaz eşya, lojistik ve gıda gibi birçok sektörde firmalarımız gayet aktif.

İnşaata ise ayrı bir parantez açmalıyız. Bölgede önemli bir ağırlığı olan müteahhitlerimiz ise, Ukrayna’nın bağımsızlığında bu yana; 3 milyar Doların üzerinde toplama ulaşan projeler aldılar. Biten ve halen devam eden bir dolu büyük ve prestijli projeler söz konusu.
Ve tabii ki turizm… THY Ukrayna’da 6 farklı şehre uçuyor. Tüm havayolları dikkate alındığında haftalık  80’den fazla tarifeli seferden bahsediliyor. 1 Ağustos 2012’de vizeler karşılıklı olarak kalktı. Türkiye, Ukraynalılar tarafından en çok tercih edilen turizm destinasyonları arasında 1. sırada. Ukrayna’nın geçen yıl Türkiye’nin toplam turist sayısındaki payı 756 bin 187 turist ile yüzde 2.17 olarak gerçekleşti. Diğer yandan; örneğin Ukrayna’ya Türkiye’den giden turist sayısı 2012’de bir önceki yıla oranla yüzde 55 gibi rekor bir oranda artarak 117.000’e yükselmişti.

Serbest Ticaret Anlaşması imzalanırsa…

Tüm toplam dış ticaretimizde Ukrayna’nın payı yüzde 1 buçuk. Beklenti, bu oranın daha da yükselmesi. İki ülke arasında “Ticaret ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması” 1992, “Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması” ile “Çifte Vergilendirmenin ve Vergi Kaçakçılığının Önlenmesi Anlaşması” ise 1996 yılında imzalandı. Belki bunlar herkesle imzalanan anlaşmalar; ancak Ukrayna bağımsızlığını kazandıktan kısa bir süre sonra imzalanmış olmaları, bu ülkeye verdiğimiz önemi de gösteriyor. 2013 Kasım ayında gerçekleştirilen Türkiye-Ukrayna İşbirliği Toplantısı’nda hedef “yeniden” 10 Milyar dolar olarak belirlendi. “Yeniden” diyorum çünkü bu hedef çok uzun yıllar önce zikredilmişti. Öte yandan; halen Türkiye ile Ukrayna arasında Serbest Ticaret Anlaşması  (STA) imzalanması yönünde çalışmalar sürüyor ve görüşmelerde son aşamaya gelindiği söyleniyor. Bu anlaşma imzalandığı takdirde; çıta daha da yükselecek; hedef 20 Milyar dolar olacak.

Peki ya bundan sonra?

Kuşkusuz şu anda geleceğe dönük bir öngörüde bulunmak kolay değil. Uluslararası Türk Ukrayna İşadamları Derneği (TUİD)’ne göre bu ülkede faal yatırımcılarımız ödemeler ve vadeler konusunda Türkiye’deki tedarikçilerden, krediler konusunda da bankalardan yardım talebinde bulunmaktalar. Ülkede ticari koşullar pek kolay değil. Şirketler ancak 6 gün valörlü olarak döviz satın alabiliyorlar. Döviz alım-satımı Ukrayna Merkez Bankasının sıkı kontrolüyle gerçekleşiyor. Türk turizmciler rezervasyonlardaki düşüşten ve iptallerden dertliler. Kırım hava sahasının kapatılması gibi sebeplerle uçuşlarda da iptaller olabiliyor. Hatta iki ülke arasındaki spor müsabakalarına bile bu durum yansıdı. Gene de “her şey durdu” gibi bir algı kesinlikle ortaya çıkmamalı. Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya bu tür durumların neredeyse hiç sonlanmadığı bir bölge ve bu tür zorlukların başgöstermesi de olağan. Bölgemize; bir an önce ve tüm komşularımız için barış gelmesi, bu sıkıntıların bir an önce bitmesi temennisiyle…

 

Ev alma komşu al: Türkiye’nin komşuları ile ekonomik ilişkileri

25 Oct

Bugün dünyanın hangi ülkesine baksak ticari ilişkilerde aslan payı komşuların veya en azından bölgesel ağırlıklı… Avrupa Birliği’nin 6. büyük ticari ortağı olan ülkemiz de, son yıllarda yakın coğrafyaya daha fazla odaklandı. Diğer taraftan etrafımız adeta bir ateş çemberi. Hem ülkelerin içlerinde çatışmalar; hem de başka ülkeler ile olan anlaşmazlıkları söz konusu.

Bazılarında ise sorun daha çok ekonomik kriz ya da en azından durgunluk. Hal böyle olunca da Türkiye ve komşuları ile olan ticari ilişkilerini mercek altına yatırmakta fayda gördüm. Analizimi bölgeye yaymak yerine komşularımızla sınırlı tuttum zira Türkiye için “Bölge” parantezini açtığımızda, herhalde rahatlıkla 30-35 ülkeyi içine sığdırırız. Ancak sadece kara komşularımızı değil; Karadeniz’i paylaştığımız 3 komşumuzu da işin içine kattım. Gelin ortaya çıkan tabloya birlikte bir göz atalım…

-Ezeli Rekabet, Ebedi Ticaret

Komşularla dostane ilişkiler önemli ve tabii ki bu ekonomik ilişkilere de olumlu bir şekilde yansıyor, bunun da barışa katkısı oluyor. Öncelikle Dış Ticaret ile başlamak istiyorum. 11 komşumuzla olan rakam, Türkiye’nin 2013’teki toplam hacminin çeyreğini oluşturuyor. AB, Çin, Japonya, ABD, S. Arabistan ve Körfez Ülkeleri, G.Kore gibi ülkelerin de varlığını düşündüğümüzde; toplamdaki pay olarak aslında azımsanmayacak bir rakam. Bir de tabii ki şöyle bir gerçek var: Bu ülkelerden sadece bir tanesinin ekonomisi bizimkinden daha büyük. O da Rusya…

Şimdi bu resimde biraz daha seçici davranalım ve sadece ithalat kısmına, onun da petrol-doğal gaz özeline bir göz atalım. İşte bu noktada resim tamamen değişiyor. Komşularımızın payı toplamın dörtte üçünden fazla. Buna elektrik ithalatını da ekliyor olsaydık %80 civarı bir rakamdan bahsedecektik. Tam da küresel enerji havzalarının ortasında kalan (ancak kendisi bu konuda aynı derecede şanslı olmayan) bir ülke için şaşılacak bir durum değil. Enerji konusunda komşulara göbekten bağlıyız.

Bugün milyarlarca dolarlık bir pazar olan ve ödemeler dengesi açısından kritik bir yer tutan turizmde ise daha da sıkı ilişkiler göze çarpıyor. Dünyanın en çok ziyaret edilen 6. ülkesi olan ve yurtdışına gittikçe daha fazla turist gönderen Türkiye’nin 2013’de ağırladığı turistte ilk 10’unda 5 komşusu; gönderdiği turistte ise 7 komşusu yer alıyor. Üstelik bu listelerde bir zamanlar en önlerde olan Suriye’nin şu anki durumu nedeniyle yer almadığını da belirtmek isterim. AB, Körfez Ülkeleri ve ABD gibi önemli turist giriş – çıkışlarımız olan ülkelere rağmen toplamda komşuların payı %35’i geçmiş durumda.

Çevremiz ile olan ilişkilerimiz sadece bunlarla da sınırlı değil. Geçtiğimiz yıl yurtdışından gelen doğrudan yabancı yatırımlara baktığımızda da; yurtdışında Türk firmalarının 2013’de aldığı müteahhitlik projelerinin değerlerini incelediğimizde de azımsanmayacak büyüklüklerle karşılaşıyoruz. Bilhassa Rusya ve Azerbaycan dikkat çekiyor. Zaten bu iki ülkeye İran ve Irak’ı da ekleyin; alın size Türkiye’nin 11 komşusu içerisinden çıkan kare as…

-Yarın bize neler getirecek?

Paylaştığım tüm bu rakamların komşularla olan ticari ilişkilerin Türkiye için ne ifade ettiği hakkında net bir resim ortaya koyduğunu düşünüyorum. Bunlara bizim yurtdışındaki doğrudan yabancı yatırımlarımız; iş gücü hareketliliği göstergeler de eklenebilir. İşte bu noktada gelin bir de çevremizdeki durumu bir hatırlayalım: Irak, Suriye ve Ukrayna’da iç çatışmalar ne yazık ki zirve yapmış durumda. İran deseniz çok sıkı bir uluslararası ambargo altında. Azerbaycan ile Ermenistan arasında uzun süredir devam eden bir anlaşmazlık söz konusu. Ayrıca Türkiye, Ermenistan’a ambargo uyguluyor. Ukrayna ile Rusya arasında son yaşanan anlaşmazlığı biliyorsunuz. Yakın zamanda Gürcistan ile Rusya arasında da… Balkanlardaki komşularımız Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya ise yukarıdaki gibi çatışmalar olmasa da; ekonomik durgunluğun üstesinden gelmeye çalışıyorlar. İki kere iki dört… Jeopolitiği ekonomiden soyutlamak imkansız. Önümüzdeki yıllarda çevremizde oluşacak barış ortamı ve ekonomik istikrar; yukarıda gördüğünüz rakamları kuşkusuz daha yukarılara taşıyacaktır. Gene de uluslararası ticaretin her alanında, tüm yumurtaları aynı sepete koymadığımız çeşitlendirme politikalarının Türkiye için daha hayırlı olacağına dair bu aldığımız ilk mesaj değil. 6 sene önce küresel ekonomik fırtınaya yakalandığımızda, rotayı AB ülkelerinden bölgemize çevirmiştik. O zamanlar komşularımız can simidiydi. Dalgalar, hatta tsunamiler her an her yerde; o ya da bu sebepten karşımıza çıkabilir. İyisi mi biz bol bol, boy boy can simidi bulunduralım…

Türkiye’de petrol bulmuş kadar sevinmeli miyiz?

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

2014 geride kalırken petrol fiyatlarında %40 oranında bir düşüşten söz konusu. Peki bu gidişat en azından bir süre daha devam ederse, Türkiye’ye nakit girişi (ihracat, turizm ve doğrudan yabancı yatırımlar) açısından etkileri nasıl olur? İthalatı nasıl etkiler? Türkiye’nin ihraç pazarları açısından farklı senaryolar gerçekleşir. Bunu irdelemeden önce en büyük alıcılarımıza bir göz atalım. 1 Ocak – 30 Kasım 2014 verilerine göre ülkemizin ihracatının yaklaşık olarak:
•    Yüzde 45’i Avrupa Birliğine,
•    Yüzde 19’u Ortadoğu Ülkelerine,
•    Yüzde 11’i de Bağımsız Devletler Topluluğu Ülkelerine
Yani üç ana grubun toplam dış satışlarımızdaki payı %75. Şimdi tek tek bu pazarları inceleyelim.

-Avrupa Birliği

Türkiye’nin ana ithalatçılarının başında gelen Avrupa Birliği ülkelerine ihracatımız artar. Petrol açısından neredeyse tamamen dışa bağımlı olan Avrupa ülkelerinde maliyetler ciddi şekilde düşer, işsizlik azalır, bunlar doğrudan tüketimi tetikler, Türkiye de haliyle daha fazla ihraç eder. Mesela tekstil sektörümüzün; gıda ihracatçılarımızın yüzleri güler. Konaklama ve seyahat harcamaları da artacağından, zaten ucuz olan Türkiye’ye 2015’te Avrupa’dan daha fazla turist gelir. Tabii birçok ülke gözlerini Avrupa pazarına çevireceğinden, aslan payını kapmak adına gelişmekte olan ülkeler arasında kıyasıya bir fiyat rekabeti de yaşanacak; Avrupalılar da bunu değerlendirecekler. Firmalarımız bu konuda dikkatli olmalı. Hepimizin bu pazarı dikkatle izlemesi gerekiyor, çünkü ilginç şeyler oluyor: Avrupa sıfır enflasyona koşuyor. Avrupa Merkez Bankası için bu ciddi bir sorun. Şu anda işler böyle devam ederse, beklenti Euro Bölgesi için deflasyon. Doğrudan yabancı yatırımlar konusunda çok aceleci davranacaklarını sanmıyorum. Biraz bekle-gör yapmaları olası. Şirket karlılıklarına düşen enerji maliyetleri ciddi oranda olumlu şekilde yansıyacak ancak bunun yatırımlara kanalize olması adına yeterli fonlar oluşturması bir zaman meselesi. Ayrıca şu anda tam bir istikrarsızlık coğrafyası arasına sıkışmış olduğumuz için daha temkinli davranılması da hesaba katılmalı.

-Ortadoğu

Gelelim, Ortadoğu’ya… İhraç pazarlarımızı çeşitlendirme politikalarımız sonucunda gittikçe dış ticaretimizde ağırlığı artan Ortadoğu ülkelerinin önemli bir kısmı zaten OPEC üyeleri. Şu anda da kimse bu ülkelerin yerinde olmak istemez. Bu grupta Suudi Arabistan’ın başı çektiği küçük bir grup fiyatları tekrar yukarıya doğru çekmek için uzun süredir bir gayret içerisinde. Herkes arzı düşürme konusunda gelir seviyesi düşük OPEC üyelerinin gönülsüzlüğünden bahsediyor. Peki sonunda onlar da “tamam” derler mi? Dememelerinin iki bariz bir sebebi var: Birincisi tabii ki bu paraya ihtiyaçları olması. İkincisi ise bu ülkelerde ciddi siyasi ve sosyal istikrarsızlık var, para muslukları kesilirse toplumsal patlamalar olabilir. Kısa vadeli huzur, uzun vadeli refahın önüne geçiyor. Avrupa için geçerli olan senaryonun burası için de tersini düşünebiliriz. Yani bu ülkelere olan ihracatımız düşecektir. Ancak bu düşüş ne kadar keskin olur tartışılır. Zira özellikle Arap ülkelerindeki zenginlik ve tüketim alışkanlıkları dünyanın diğer coğrafyalarından farklı. Bu coğrafyaya ihracatımızda bir düşüş şaşırtıcı olmaz, gene de çok sert bir düşüş olacağını ummuyorum. Türk turizmi açısından bakarsak;  son 3-4 senede Arap ülkelerinin artan payı çok dikkat çekici. Bu artış hızı düşebilir, hatta belki bir miktar azalış da olabilir. Bir başka kritik nokta ise körfez fonlarının Türkiye’ye akmaya devam edip etmeyeceği. Yatırım miktarları düşebilir ama ilginin azalmayacağını düşünüyorum. Tüm bu resmi farklı bir boyuta taşıyabilecek etken, bölgedeki kaos ve çatışma ortamının devamı hatta kötüleşmesi. İşte o zaman bir önceki etkenle birleşip “fırtına” etkisi de yaratabilir.

-Bağımsız Devletler Topluluğu

BDT coğrafyasında kuşkusuz bizim için en kritik ülke Rusya. Türkiye’nin en önemli ihracat pazarlarından ve dış turizmimizin Almanya ile birlikte can damarı olan bu ülkede resim biraz daha karmaşık. Çünkü oradaki gelişmeleri sadece enerji piyasalarındaki hareketlilik ile açıklamak kafi olmaz. Herkes yokuş aşağı giden Ruble’yi konuşadursun; ülkeye uygulanan ekonomik yaptırımların etkisi de unutulmamalı. Zaten Rus resmi makamları da açıklamalarında bunu belirtiyorlar. Rusların kemer sıkıp, tüketimde frene basacakları aşikar. Bu ülkeye olan ihracatımız da, bize yolladıkları turist sayısı da 2014’te önemli bir düşüş trendine geçti. 2015’te böyle devam etmesi şaşırtıcı olmaz. Ama yakın zamanda en üst seviyede bir araya gelinerek verilen işbirliği mesajları ve imzalanan sözleşmeleri de dikkate almalıyız. Türkiye en önemli enerji tedarikçilerinden olan Rusya’dan daha uygun maliyetlerle alım yapacak. Ukrayna da bizim için önemli ve yükselen bir pazardı. Oradaki komplikasyon bildiğiniz üzere daha çok iç çatışma. Önümüzdeki sene, bunun dış ticaret ve turizm alanındaki işbirliğimizde yarattığı negatif etkilerin sürmesini bekleyebiliriz.

-Peki ya ithalat?
Türkiye’nin dış ticaret açığına enerji ithalatının önemli katkısı var. Ayrıca petrokimya ürünleri ve bu ürünlerin hammadde olarak kullanıldığı sektörlerin de. Ve tabii ki özellikle imalat sektöründe enerji giderlerinin toplam maliyetlerde önemli payı olduğu da dikkate alınırsa, bu alanda da büyük bir ithalatçı olan Türkiye’nin toplam ithalat harcamalarının kayda değer bir düşüş göstermesi gerekir. Son açıklanan enflasyon, işsizlik, büyüme rakamları ve TL’deki değer kaybından sonra; burada daha pozitif bir pencere açılıyor olabilir. Tabii ki petrol fiyatlarını kontrol edemeyiz ama farklı senaryolara göre oluşabilecek etkileri ekonomik çıkarlarımız doğrultusunda iyi yönetebiliriz.
Ajda Pekkan 1980 yılında “Petrol” isimli şarkısı ile Eurovizyon’a katıldığında petrol fiyatların zirve yaptığı dönemdi.

Nereden nereye…

Herkese mutlu ve güzel bir 2015 dilerim.

Halkımız ekonomide olup bitenleri merak etmiyor mu?

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

2013 biterken son makalemi, Türk halkının sene boyunca Google’da en çok hangi kelimeleri aradığı ve bunların hangilerinin ekonomi ile ilgili olduğuna ile ilgili yazmıştım. Bu sene de aynı şeyi yapayım diye araştırmaya başladığımda son derece ilginç bir manzara ile karşılaştım: 2014’ün ilk 10’unda ekonomi ile ilgili bir şey yoktu.

Oysa 2013’te bırakın ilk 10’u, iki tane başlık ilk 5’e girmişti.

Hemen bunun nedenlerini düşünmeye başladım. Evvelki sene listede yer alan iki başlıktan ilki olan “Altın Fiyatları” geçen sene olmayınca şaşırmamak lazım. Ne de olsa altın fiyatları ciddi anlamda yatay seyretti. Zaten 2013 yılında küresel altın talebi, 2012 ile mukayese edildiğinde % 15 azalmıştı. Uzun bir dönemdir altın piyasaları tatsız tuzsuz bir seyirdeydi. Yani vatandaşın ilgisini çekecek bir durum yoktu. Ama açıkçası 2012’te 8. sırada, 2013’te de 5. sırada olan “İşkur”’ geçen seneki listede göremeyince biraz ilginç geldi. Üstelik işsizlik rakamları biraz yukarı doğru kıpırdanmışken… Ama kabul etmek lazım 2014’te gündemi belirleyen o kadar fazla konu vardı ki; muhtemelen Türkiye ve Dünya Ekonomisine sıra gelmedi. Mesela seçim, Dünya Kupası, Soma, İşid, Torba Yasa ve hatta bırakın Türkiye’yi, tüm dünyada çok konuşulan ALS hastalığı gibi. Öte yandan Flappy Bird ve Selfie de ilk 10’da. Ama ekonomi ile ilgili tek bir başlık yok.

Herhalde olaya biraz taraflı, biraz önyargılı yaklaşıyorum diye özeleştiri yaptım. Gözlerimi kapayıp şöyle bir düşündüm: Acaba 2014’te ekonomi ile ilgili öyle pek kayda değer bir gelişme olmadı mı, diye. Ocak ayını hatırladım. Sene bence enteresan başlamıştı. Merkez Bankası’ndan sağlam bir faiz artırımı ile… Öyle yarım, bir puan filan da değil. Sonra aynı ay hem Dolar/TL ’nin, hem de Euro/TL ’nin nasıl rekor kırdıkları aklıma geldi. Sene başlarken kırılan Dolar/TL rekoru, sene biterken – 2014 Aralık’ta ayında bir gıdım daha yukarı çıkmıştı.

Hatırladıkça neler neler geldi gözlerimin önüne. Aralık ayında Türkiye’nin G20 Dönem Başkanlığı’nı üstlenmesi… Şubat ayında açıklanan, neredeyse % 10’u zorlayan son 7 senenin en yüksek çekirdek enflasyon oranı… Firmalarımızın yurtdışında yaptıkları ses getiren şirket satın alımları… Sene boyunca devam eden petrol fiyatlarındaki muazzam düşüş… Euro – Dolar paritesinin nereden nereye geldiği… Derecelendirme Kuruluşlarından ardı ardına gelen haberler… Yıla tabir yerindeyse çukurun dibinden başlayıp % 25 getiren BIST endeksi… Banka kartları ve kredi kartları ile ilgili hem tüketiciyi, hem bankaları, hem de kurumları önemli yasal düzenlemeler…

Üstelik bunlar yalnızca buzdağının tepesi.

Nasıl olur da insanlar bunları merak etmez diye hayıflandım. Ama sonra gene Google beni rahatlattı. Bir de tüm dünya genelindeki ilk 10 aramaya baktım. Orada da ekonomi ile ilgili bir şey yok. 10 başlıktan 4 tanesi bizim liste ile aynı. Hatta bir tanesi Flappy Bird. Liste başı rahmetli Robbin Williams. Sadece 2014 Futbol Dünya Kupası değil, bir başka spor organizasyonu olan Sochi Kış Olimpiyatları da ilk 10’da. Tabii ki Malezya Havayolları da var. Hızımı alamadım, önde gelen ekonomilere; ABD’ye, Almanya’ya, İngiltere’ye baktım. Durum aynı. Kim bilir, belki de ben bu sıralamaya gereksiz bir anlam yüklemiştim. Ama sonra farklı bir perspektiften baktım:

  •  Sırf Brezilya hükümetinin Dünya Kupası için yaptığı harcama 14 Milyar Dolar. Bu gelmiş geçmiş en okkalı kupa bütçesi. FIFA’nın harcadığı tutarın ise 2 Milyar Dolar olduğu tahmin ediliyor.
  •  ALS Ice Bucket Challenge kapsamında 2014 yılında toplanan bağış 220 Milyon Doları aştı. Buna özel derneklerin ayrıca yürüttüğü kampanyalar dahil.
  • Oyunu piyasadan çekmiş olsa da, Flappy Bird’ün yaratıcısı Dong Nguyen’in halen günde 50.000 Dolar kazandığını konuşuluyor.
  • Seçimin ve sonuçlarının ekonomiye olan etkilerini ise söylemeye bile gerek yok.

Demek ki doğrudan ekonomi ile ilgili bir başlık olmasa da, her şeyin bir ekonomik boyutu var ve popüler başlıklar söz konusu olduğunda, bu boyut da bir hayli büyüyor. O yüzden artık bir endişem kalmadı dünyada ve ülkemizde kimse ekonomideki gelişmeleri merak etmiyor mu diye.

Komşum sana söylüyorum, ülkem sen anla

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

“Paranın varlığı mutluluğun garantisi değildir, ancak yokluğu mutsuzluğun garantisidir” şeklinde bir deyiş vardır. Bunu spor endüstrisine “Para başarının garantisi değildir, ancak parasızlık başarısızlığın garantisidir” diye uyarlayabiliriz belki. Yunan futbolu ister milli takım düzeyinde olsun; ister kulüpler bazında olsun, bu savı adeta yalanlarcasına belli bir başarı çıtası etrafında istikrar ile hareket ediyordu. Taa ki yakın zamana kadar…

Neydim değil…

Önce komşunun üç büyüklerinden 90 senelik maziye sahip AEK, yönetsel hatalar ve finansal darboğazlar sonucu 2012-13 sezonunda ligden düştüğünde üzülmüştüm. Ne de olsa Atina’daki İstanbulluların takımıdır AEK. Sonra da geçen senenin sonlarında okuduğum bir habere biraz şaşırmıştım: İkinci lig karşılaşmaları elverişsiz ekonomik sebeplerden dolayı süresiz ertelenmişti. AEK en dramatik olan ve en fazla bilinen hikaye ama zor durumda olan tek kulüp o değil. Yunanistan Süper Ligindeki takımların bütçelerinde yaptıkları kısıtlamalar inanılmaz. Neredeyse tüm takımlar kalburüstü oyuncularını kaybettiler. Yerli yetenekler de, yabancı yıldızlar da ücretlerin daha tatminkar olduğu Avrupa’daki diğer liglerin yolunu tuttular. Emin olun, eğer futbolcuysanız Yunanistan ligi kariyer yapmak için en ideal yer değil. Hem ligin kendisi tatsız tuzsuz bir hal aldı; hem de Yunan takımlarının 2000’li yılların başında kayda değer başarılar elde ettikleri Avrupa kupalarında, o yılları mumla arar oldular. Bir zamanlar banko 2 takımlarının gittiği, bazen 3 takım ile zorladıkları şampiyonlar ligine seneye Yunanistan Süper Ligi Şampiyonu ön eleme oynayarak katılmak durumunda.

Ülke ekonomisinde futbolu konumlandırabilmek adına biraz rakam da paylaşayım: Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre, ana gelir kalemleri açısından bakıldığında sadece Yunanistan Süper Ligi bile 180 milyon Euro’luk bir büyüklük yaratıyor. Bunu tüm ekosistem bakış açısıyla değerlendirirsek çıkan resim çok daha dikkat çekici: 2.1 milyar Euro. Tahminlere göre bunun dörtte biri öyle ya da böyle, devletin kasasına giriyor. Üstelik toplamda 40.000 kişilik bir istihdam yaratılıyor. 11 milyon nüfuslu ve işsizliğin tavan yaptığı bir ülke için hiç de yabana atılacak sayılar değil… Peki, bu sürdürülebilir bir durum mu? Açıkçası statlardaki 5.000 kişilik seyirci ortalaması ve sponsorların kendi finansal problemlerine odaklanmaları başta olmak üzere birçok faktörden ötürü iyimser olmak en azından yakın vadede biraz zor.

Ne olacağım demeli

Kulüp takımlarına dokunduk. Gelin isterseniz biraz da milli takımı mercek altına alalım. 2004 yılında yani krizden yalnızca 4 sene önce Avrupa Şampiyonu olmuş, üst düzey turnuvalara neredeyse banko katılan bir takım vardı eskiden. Bu seneye kadar da böyle devam etti. Gerçekten, gene de çok iyi idare etti vaziyeti komşumuz. Lejyonerleri gene en üst performanslarını sergilemeye çalıştılar ülkeleri için mücadele ederken. Hatta birçok kritere göre 2008 sonrası dönemde Türkiye’den çok daha başarılılar. Euro 2012’de çeyrek final görmek, 2014 Dünya Kupası’na katılabilmiş olmak, yani daha ne olsun ki? Ama maçların yarısının tamamlandığı 2016 Avrupa Şampiyonası Elemelerinde, hem de kolay sayılabilecek bir grupta şu anda 5 maç sonrası 2 puanla sondan ikinci iseniz, bu artık bir şeyler değişti demektir. Vaziyet odur ki; eğer böyle giderse Euro’dan çıkar mı derken, belki de Yunanistan Euro 2016’dan çıkacak…

Türkiye için dersler

Diğer bir tarafta Türkiye örneği var: 2008 küresel krizi sonrası bile tek sene hariç büyümeye devam eden, Avrupa’nın 6. büyük ekonomisi olan… Bir de Türk futbolu var: 2008 yılındaki Avrupa 3.lüğü sonrası; kulüplerimizin Avrupa Kupalarındaki bazı münferit başarıları dışında geçmişini özlemle arayan. Avrupa Şampiyonası Elemelerinde tünelin ucundaki ışığı görmek için işini mucizelere bırakan. Ve hepsinden ötesi, tüm bunlar olurken de futbola çok ciddi yatırımlar yapan… Statlardan, starlara birçok alanda her yıl milyonlarca dolar harcayan… Toplumda sportif başarı adına büyük beklentilerin oluştuğu bir Türkiye… Aslında konu gayet basit: ROI – Yani yatırımın geri dönüşü. Futbol bir endüstri diyoruz, kulüpler halka açılsın diyoruz, milli takım sponsorlukları diyoruz… Diyor, diyor ve tabii ki başarı hedefliyoruz.

Nasıl başlamıştım yazıma? Bir deyimi biraz değiştirerek… Bitirirken de aynısını yapayım bari: “Komşum sana söylüyorum, ülkem sen anla”.