Archive | Jeopolitik, Dünya Ekonomisi ve Düzeni RSS feed for this section

Güney Kore = Mucize

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Herkes Türkiye ekonomisini konuşurken, biraz konuyu dağıtmak adına bu yazımda Güney Kore’yi mercek altına aldım.

Daha önce G.Kore’yi BRICS ve MIKT ülkeleri ile karşılaştırmış, bu 9 ülke arasında en az nüfusa sahip olmasına rağmen, “Gelişmiş Ülkeler” ligine yükselmiş tek ülke olmasına değinmiştim.

Kişi başına düşen milli gelirde diğerlerine fark atmış durumda. Ayrıca hiçbir kayda değer doğal kaynağı yok. Alan olarak da öyle büyük bir ülke değil. G.Kore deyince çoğumuzun aklına Samsung gelir, Hyundai, LG, Daewoo, Kia gelir. Öte yandan Hyundai’yi otomotiv devi olarak tanımayan yoktur ama daha az kişi Hyundai Heavy Industries diye bir başka firmanın dünyanın en büyük gemi yapımcısı olduğunu bilir. Ya da SK Group’un 2. büyük chip üreticisi, POSCO’nun da 4. büyük çelik üreticisi olduğunu…

Bu kadar çok global markası olan bir ülkenin ihracat odaklı bir büyüme modelini benimsediği aşikar. Bunu yapan ilk onlar da değil. G.Kore, dünyanın en büyük 6. ihracatçısı ve de ayrıca 7. ithalatçısı.

Koreliler ekonomilerindeki bu gelişime “Han Nehri Mucizesi” ismini takmışlar. Adına ister mucize diyelim, ister başka bir şey. Ortada bir başarı hikayesi olduğu yadsınamaz. Peki nedir G.Kore’yi bugünkü imrenilen noktaya taşıyan? İhracattaki başarıysa yanıt, o zaman ikinci soru geliyor akla: Nasıl başarılı oldular ihracatta? “Japonya ne yaptıysa aynısını yaparak” diye yanıtlayanlar var bu soruyu. Bence bu yanıt biraz geçiştirmek olur.

Veyahut şöyle sıralayabiliriz: Marka yarat – ARGE’ye önemli ölçüde kaynak ayır – yenilikçilik ve teknolojiyi en iyi şekilde harmanla – sanayii odağını kaybetme” Bununla yetinmeyip “Merkezden planlanıp; hükümetçe yönetilen bir yatırım modelinden, pazar odaklı bir işleyişe geçmek, finansal piyasaların reforma tabi tutulması vs.” gibi açıklamalar da yapabiliriz. Bunların hepsi doğru. Ama belki de en dikkat çekici olan, yaptıkları dev serbest ticaret anlaşmaları. 2007 yılında ABD, 2009’da ise Avrupa Birliği ile. Bir de Avustralya ile olan var. İhracatta da, ithalatta da yaklaşık hacmin yarısını kaplayan aynı 3 ülke aslan payına sahip: Çin, ABD, Japonya. Kim bu üç ülke? Dünyanın en büyük 3 ekonomisi. “Büyük oynamak” bu olsa gerek.

Sanmayın ki her şey Koreliler için hep güllük gülistanlıktı. Son 100 seneye baktığımızda, 1910-45 arası işgal altında geçen; sonrası da tamamen zıt iki ideolojinin yönetimi altında Kuzey ve Güney diye bölünmüş olan Kore’nin; son dönemlerde ekonomisi de büyük çalkantılar yaşadı. 1997 yılında Asya Finansal Krizi patlak vermişti. İşte o yıl, G.Kore ekonomisi için büyük sıkıntı ve şiddetli bir likidite krizi baş gösterdi. (Bazı yönleriyle bizim 2001 krizini andırır) 1998’de ekonomi ciddi anlamda küçülmeye devam etti. Ülkenin önemli bir değeri koskoca Daewoo ayakta kalamayınca yabancıların eline geçti. Haliyle IMF, çeşitli tedbirler, yeniden yapılanma, bankacılık sistemine çeki düzen yani bilindik hikayeler…

Sonra 2008 küresel krizi kapıyı çaldı. 10 senelik büyüme trendi, 4. çeyrekte dönemsel olsa da sona erdi.  Biraz ironik olacak ama para birimleri Won, İngilizce “kazanmış” anlamına geliyor olsa da; krizde Dolara karşı yaklaşık yüzde 35 değer kaybetti. Bu kadar ihracata dayalı bir ekonomi, kimse ithalat etmiyorken nasıl ayakta kalsın? Gene de 2008’i büyüme ile kapattı, 2009’da ise küçülmedi. Hani biz “teğet” diyoruz ya, işte ondan…

Biraz makroekonomiyi geri plana itelim ve gelelim “Kore’yi Kore yapan” bazı çarpıcı gerçeklere. Öncelikle gördüğüm kadarıyla bizim “eğitim şart” sloganımız Kore’de ciddi kabul görmüş. Yüksek öğrenime kayıt yaptıranların oranı açısından dünya birincisi. ARGE dersek, bu alanda yapılan harcamalarda dünyada 7. sırada. GSMH’nın bir oranı olarak bakarsak ise üçüncü. Bu kadar ARGE bir yere varıyor mu? Varmaz olur mu: Patent sayısında dördüncü., kişi başına düşen patentte ise ikinci. Demek ki sonuç alınıyormuş.

Teknoloji ülkesi olunca, yüzde 83 internet penetrasyonu söz konusu. Doğrudur; İzlanda’da bu oran yüzde 95 ancak G.Kore’nin nüfusu 50 milyon kişi, İzlanda’nın ki 320 bin. İnsani gelişmişlik endeksinde de 12. sırada olduklarını belirteyim. Öte yandan G.Kore Strateji ve Finans Bakanlığına göre (bu arada bakanlığın ismine dikkatinizi çekmek isterim), Koreliler haftada 44.6 saat çalışıyorlarmış (OECD ortalaması: 32.8). Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkeleri yakalayabilmek için böylesi bir tablo ile karşılaşıyorlar maalesef. Ama mesele sadece çok çalışmak değil, akıllı çalışmak. Zaten bunu başaran da, sınıf atlıyor.

Ayrıca, tamam çok çalışıyorlar ama ortalama ömürde de dünya 25.si. Bir G.Koreli, bir Alman, İngiliz veya Amerikalı’ya göre daha uzun yaşıyor. Seul Olimpiyatları, Lost gibi fenomen olmuş bir dizinin başrollerinde iki Koreli’nin de yer alması, 2002 Dünya Kupası, Gangnam Style ile dünyayı kasıp kavuran PSY, olimpiyat madalya tablosundaki inanılmaz yükselişleri, Apple ile göğüs göğüse çarpışan Samsung vs… Hiçbir şey rastlantı değil. G.Kore yükselen yıldız. Dünyadaki “marka algısı” oldukça yüksek. Hem de bunu kuzeydeki komşuları ile olan yüksek gerilim hattının gölgesinde ve savunma harcamalarının bütçe üzerindeki önemli baskısına rağmen başarıyorlar.

G.Kore hikayesinden benim 5 temel çıkarımım var:

1) Başarı ancak sürdürülebilir olduğu zaman anlam kazanıyor.

2) Krizler, kötü günler olabilir. Önemli olan çabuk ve asgari hasarla atlatabilmek.

3) Ekonomide başarı, ekonomi dışındaki doğru adımlarla da büyük ölçüde ilişkili.

4) Başaranları takdir etmek de, taklit etmek de oldukça normal.

5) Herkes görür, inceler, deneyimler ve sonuçta kendi başarı hikayesini yazabilir…

Londra – Paris – New York – Milan: Out, İstanbul – Bangkok – Dubai – Moskova: In

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Dünyada bir zamanlar şehir devletleri ekonomik, siyasi, askeri, sosyal yani her açıdan oldukça güçlü konumdaydı. Daha sonra imparatorluklar ve üniter devletler sahneye çıktı. Günümüzde ise şehirler tekrar ön planda. Aslında merkezi yönetimlerin en fazla söz sahibi olduğu dönemlerde bile dünyada belli başlı kentler ihtişamlarından, ticari önemlerinden bir şey kaybetmediler. Peki o halde değişen ne?

Nasıl ki artık gelişmiş ekonomiler ile gelişmekte olan ekonomiler arasında daha dengeli bir paylaşım söz konusu ise, bu ülkelerdeki şehirler arasında da benzer bir duruma rastlamaktayız. Yani artık sadece “Londra – Paris – New York – Milano” döneminde yaşamıyoruz. Bence bundan böyle “Bangkok – Dubai – İstanbul – Moskova”  dörtlüsü ön planda olacak. Her yerde bu şehirleri duyuyor ve konuşuyor olacağız. Zaten her biri birer “marka şehir”. Dünyada aklınıza ne kadar sıralama varsa koşar adım tepelere tırmanıyorlar. Ekonomik açıldığından bakıldığında GSMH’laları, birçok ülkeninkinden daha büyük. Üstelik komşu illeri yani hinterlandları da işin içine katıyor olsak, çok daha etkileyici bir tablo ortaya çıkıyor. Diğer yandan gelişmiş ülke ve gelişmekte olan ülke arasındaki bazı temel farkları “Dünya Yaşanabilirlik Endeksi-EIU” gibi bir sıralamayı baz alınca hemen fark ediyor insan. Ama burada da makas daralıyor, fark kapanıyor.

Peki önerdiğim listede niçin bir Pekin, Şangay, Seul, Mumbai, Jakarta; ya da örneğin bir Mexico City, Johannesburg yok?

Öncelikle favori dört şehrimin hepsinin aynı iki kıtadan olduğunu fark etmişsinizdir. Hatta Türkiye ve Rusya’nın birer Avrasya ülkesi olduğu gerçeğinden hareketle; oldukça Asya eksenli bir seçki bu. Bu bakış açısı ile Çin, Hindistan, Kore ve Endonezya şehirlerini de listeye alabilirdim. Ancak artık Çin, Hindistan ve Kore’yi “ayrı bir gezegen” olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Endonezya ise ülke olarak oldukça önemli bir konumda ancak Jakarta şehir olarak kendini çok ön plana çıkarabilmiş değil. Diğer taraftan Mexico City ve Johannesburg, belki de coğrafi olarak konumlarının dünyadan bir ölçüde izole olmaları sebebiyle bazı konularda daha geri planda kalıyorlar.

İstanbul, birçok sorununa rağmen gene de Türkiye’nin yıldızı, gururu. Paha biçilmez bir mücevher. Zaten bu sorunlar neredeyse bu dört şehrin hepsinde ve dünya metropollerinin büyük çoğunluğunda var. (Trafik, göç alma, hava kirliliği, diğer ekolojik problemler, güvenlik vs.) Bangkok’a 2, Dubai’ye 3, Moskova’ya 5 kez gitme şansım oldum. Zaten yaşadığım şehir de İstanbul. Böyle olunca, masa başı araştırmasından öte bireysel deneyimleme şansım da oldu. Belli başlı kriterlere göre bu dört şehri kıyasladım. Aslında bakılabilecek bir çok kriter var. İklim, Coğrafi Konum, Kültürel Miras, Global Kimlik ilk aklıma gelenler… Gene de ben popüler ve genel kabul görmüş bazı sıralamalara itibar ettim.

Tabii bu şehirler arasında kıyasıya bir rekabet yaşanıyor. Özellikle coğrafi olarak birbirlerine yakın sayılabilecek Moskova, İstanbul ve Dubai bir anlamda bölgesel liderliğe de oynuyorlar. Bangkok ise birçok açıdan daha farklı bir kent deneyimi sunuyor. Bu yarış aklınıza gelecek her platformda kendin hissettiriyor: “Küresel-Bölgesel Finans Merkezi” olmak; çokuluslu şirketlerin yönetim merkezi haline gelmek; dev spor – sanat – bilim organizasyonlarına ev sahipliği yapmak; mega bayındırlık projeleri, milli havayolu şirketlerinin de baş aktörlüğü ile uluslararası hub olarak konumlanmak; lojistik merkezi olarak ön plana çıkmak; yabancılara da hitap eden dev ve prestijli gayrimenkul projelerini arz etmek; daha fazla turist; daha fazla doğrudan yabancı yatırım, daha fazla sıcak para çekmek… Ben bu zorlu yarışta İstanbul’un burun farkı ile de olsa ön plana çıkacağına inanıyorum.

Kuveyt, BAE, Katar… Körfezin rüzgarı nereye kadar?

25 Oct

Ortadoğu denilince biz hemen komşularımız ve onların komşularına odaklanıyoruz. Ama azıcık daha güneyde, dünya yeniden kuruluyor. Peki ama ne kadar farkındayız? Kuveyt, BAE, Katar’ın yakın dönemde yaşadıkları dönüşüm, gösterdikleri performans oldukça dikkat çekici. Kuveyt’te projeleri olan bir inşaat firması, Dubai’yi görmeye giden bir turist, Katar’da yapılacak Dünya Kupası’ndan haberdar bir futbolsever kuşkusuz biraz daha farkındadır bu değişimin.

Bu ülkeler ne yaptılar derseniz, yanıt öncelikle sağlam bir strateji ve “master dizayn”. Basit sentezler… Sosyo-ekonomik eksende biraz geleneksel, biraz liberal. Dışarıya açılan ve bir yandan da belli ölçüde içine kapanık. Gelişmiş ülkelerden beyin göçü, dar gelirli ekonomilerden iş gücü tedariğinin yerellerle karışımı ile heterojenleşmiş bir demografik yapı.  “Şehir devleti” anlayışının postmodern yorumu. Biraz Adam Smith, biraz Jack Welch karışımı rekabetçilik anlayışı. Biraz birbirleri ile yarış, biraz GCC çatısı altında işbirliği. Hem birbirlerini öykünme, yeri geldiğinde de farklı bir yol çizme…

Şimdi biraz rakamlara çevirelim gözümüzü ve bakalım bize ne anlatıyorlar:

Dünya Sırası BAE Katar Kuveyt
Kişi Başına Milli Gelir (Dünya Bankası, 2012-3, SGP) 7 1 3
Rekabetçilik Sıralaması (2013-4) 19 13 36
Petrol Rezervleri (2012) 6 12 7
Doğalgaz Rezervleri (2012) 17 3 19
Göçmenlerin Toplam Nüfusa Oranı 1 2 3
Nüfus Artışı (2000 – 2010) 2 1 7

Bir kere bu ülkelerin en büyük sorunu “küçük nüfus”a sahip olmalarıydı. Ama tablodan da anladığımız üzere bu konu artık aşılıyor gözüküyor. Bunun temelinde de inanılmaz oranda başka ülkelerden göç almaları yatıyor. “Göçmenlerin Toplam Nüfusa Oranı” açısından baktığımızda, dünyada ilk üç sırada bu üç ülke var. Bunun tetiklemesiyle de yakın zamandaki nüfus artışında da gene en ön sıralardalar. Bu tabloda paylaşmadığım ilginç birkaç ilginç bilgiyi de aktarayım: “Çalışan Nüfusun Toplam Nüfusa Oranı” ve “Erkek Nüfusun Çalışan Nüfustaki Payı” gibi demografik göstergelerde de çok ön sıradalar. Bunun başlıca sebebi her birinin adeta en baştan inşaa ediliyor olması. Taahhüt sektörü almış başını yürümüş durumda. Bizim müteahhitlerimiz de bu pastadan paylarını alıyorlar. Ayrıca hizmet sektöründeki artan işgücü gereksinimini de unutmamalıyız. Başta Güney Doğu Asya ülkeleri ve diğer Arap ülkelerinden olmak üzere, elverişli koşullarda işgücüne erişimleri var. Batılı ülkelerden çalışmaya veya yaşamaya gelip yerleşenler ise, tüketim eksenli yaşam tarzları ile iç talebe önemli bir canlılık getiriyorlar.

Zaten körfez ekonomilerinde doğal kaynakların getirdiği zenginlik hat safhada. Kişi başına milli gelir dudak uçuklatıyor. Nitekim “küçük nüfus + büyük doğal kaynak = büyük refah” formülü geçerli. Dünya petrol ve doğalgaz rezervlerinin ciddi bir kısmının üzerinde bu üçlü oturuyor. Ülkemizde ne yazık ki eksik kalan bir bilgi ve bunun üzerine kurulu yanlış algılar söz konusu: “Dubai’de petrol yok”. Doğrudur ama Dubai, BAE’nin bir parçası ve merak etmeyin, BAE’de oldukça fazla petrol var… Ve BAE sadece Dubai’den ibaret değil. Dubai kuşkusuz çok önemli bir marka. Öte yandan Emirliklerin başkenti Abu Dhabi’deki ve diğer emirliklerdeki – şehirlerdeki  (örnek: Sharjah) başdöndürücü gelişime dikkatinizi çekmek isterim.

Petrol ve Doğalgaz bittiğinde…

Bunun olmasına daha çok var diyebilirim. Ama bir gün gelecek, bitecek tabii ki. Zaten ülkeleri idare edenlerin tüm hazırlıkları da o zamanlar için. Şu anda GSMH’larının ciddi kısımlarını petrol ve doğalgaz gelirleri oluşturuyor. Onlar da daha dengeli bir dağılım için çaba sarf ediyorlar. “Neden bir Singapur veya Hong-Kong olmayalım? Onlarda doğal kaynak mı var? Hatta yeteri kadar arazi bile yok”. İşte her şey bu söylemler ile tetikleniyor. Bu yüzden hizmet, turizm, bilgi teknolojileri, ulaşım, medya, inşaat, gayrimenkul hatta üretim sektörü bu kadar teşvik ediliyor. Bu sebeple bankacılık, islami finans ve ticaretin ekonomideki payı her geçen gün daha da arttırılıyor. Dünya şehri, dünya havayolu, dünya tatil merkezi, dünya markası olmak… İnsan, para, ticari mal, bilgi trafiğini en yoğun hale getirmek… Teşvikler, vergi ve mevzuat avantajları ile küresel yatırımlar için en uygun iklimi yaratmak…

Uzak Komşularımıza Yakın Durmak

Görülüyor ki “Uzak Komşularımız”ın attıkları doğru ve akıllı adımlar var. Ve tabii ki rekabet etmek için de, işbirliği geliştirmek için de birçok yerinde sebep. İnşaat alanında daha ön plana çıkan, bazen gayrimenkul yatırımları ile hareketlenen ikili ticari ilişkilerin çok daha ileriye götürülmesi hem tarafların ekonomik menfaatleri, hem de bölgesel barış için yerinde olacaktır. Dış Ticaret, Turizm, Doğrudan Yatırımlarda yükselen çıtayı daha da yukarılara koymalıyız.  “Körfez Sermayesi”nin Boğaz’a; “Boğaz Sermayesi”nin de Körfez’e doğru esme vakti geldi…

Yunanistan’ın en iyi komşusu: Türkiye

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Son seçimler sonrası Yunanistan tabir yerindeyse moda ülke. Bizde de hakkında çok şey yazılıyor çiziliyor. Ben de farklı bir pencere açmak istedim.Öncelikle dış ticaret ile başlayalım. Yunanistan’ın ithalatında ilk 5’te yer alan ülkelerin 3 tanesi Avrupa Birliği’nden değil. Bu enerji ithalatı sebebiyle ve Çin gerçeği varken anlaşılır bir şey. İhracatında ise böyle bir durum söz konusu olmadığından ilk beşin dört tanesi AB ülkesi. Ama ilk sırada başka bir ülke var. Şimdi sıkı durun: Sizce Yunanistan’ın en çok ihraç yaptığı ve AB dışında yer alan bu ülke hangisi? ABD mi? Rusya mı? Çin mi? Sizi daha fazla yormayayım. Hiçbiri değil, doğru cevap: Türkiye! Toplam ihracatın içindeki payı da %11…

İşsizliğin çok yüksek olduğu, iç pazarın her sene daraldığı bir ortamda dış pazarların önemi daha da artar. Bu yüzden paylaştığım istatistik son derece dikkat çekici. Yunanistan, Türkiye’nin en çok ithalat yaptığı 14. ülke. Bu ezelden beri böyle miydi diye merak edecek olursanız, küresel krizin patlak verdiği 2008 rakamları ile mukayese edildiğinde, şu anda Yunanistan Türkiye’ye olan ihracatını tam dört kat arttırmış durumda. Ya da başka bir örnek vermek gerekirse, suyun öte yanından olan alımlarımız Japonya’dan veya Hollanda’dan olan ithalatımızdan daha fazla.

İyi müşteri olanlar sadece Türk firmaları değil. Bireyler de aynı şekilde. Komşumuz, turizmde 2014 yılını rekorla kapadı. 6 sene sonra ilk kez küçülmek yerine büyüyen Yunan ekonomisi için turizmin ne kadar hayati olduğunu şöyle özetleyeyim: Sektörün GSMH’ya katkısı yüzde 17, iş gücüne katkısı da yüzde 18… 2013 yılında Türkiye, 800 binden fazla kişi ile bu ülkeye en fazla turist gönderen 6. ülke idi. (Türkiye’nin ülkeye girişlerin toplamındaki payı yüzde 4,6) Geçtiğimiz sene ise bu rakam yüzde 25 gibi olağanüstü bir artışla 1 milyonu geçti. Çok da fazla geriye gitmeden 2009’daki rakamı da söyleyeyim: 200 bin. Kriz dönemi boyunca artış müthiş. Üstelik Türk turistler ülkenin henüz marka olmamış, keşfedilmemiş ve refah seviyesi ülke ortalamasına göre çok daha düşük bölgelerine de giderek, önemli bir gelir kaynağı haline geldiler.

Bir de işin daha uzun vadeli kısmı var: Kurumsal yatırımlar… Yunanlılar, 2000’li yıllarda Türkiye’ye ağırlıklı olarak bankacılık sektöründe hatırı sayılır tutarda yatırım yapmıştı. Bu yatırımlar takip eden kriz döneminde kaynak akışı olarak faydalı oldular. Şu anki toplam rakam 7 milyar Dolar civarı. Son dönemlerde Türkiye de komşusunu unutmadı. Doğrudan yabancı yatırımda marina işletmeciliği, otelcilik, üretim, mağazacılık gibi alanlarda önemli yatırımlar yapıldı. Doğuş Grubu buna en güzel örnek. Yunanistan’a son dönemlerde gelen yabancı yatırım yıllık 3 milyar Dolar civarı. Türkiye’nin payı henüz pek kayda değer değil ama ciddi artış eğiliminde. Ve tabii bireyler de yatırım yapıyorlar. Yunan vatandaşları yabancılara mülk satışına yönelik yapılan yeni yasal düzenlemeyi takiben, ülkemizde gayrimenkullere ilgi duyan milletler arasında. Ama son dönemde sıralamalarda pek yukarıda değiller.
Belki de hepsinden de önemlisi, ülkenin sırtında çok ağır bir yük olan savunma harcamalarının da artık azalıyor olmasına en büyük gerekçe hiç şüphe yok ki, Türkiye ile ilgili “tehdit” algısının ortadan kalkmış olması, en azından hafiflemesi. GSMH’ye oranı 1980’lerde yüzde 6’yı aşan savunma giderleri, 2000 – 2010 döneminde yüzde 3’e indi. Son 4 senede bu azalış çok daha dramatik oranlarda gelişiyor.

Ve tüm bunlara ek olarak ortak projeler var masada. Doğalgaz boru hatları başta olmak üzere enerji, ulaştırma, turizm gibi birçok farklı alanda. Tüm bu gelişmeler ışığında o meşhur atasözünü hatırlatıyor ve bir de ufak ekleme yapıyorum: “Ev alma komşu al. Alacaksan da Türkiye gibisini al…”

Gelişmekte olan ekonomiler mi, gecikmekte olan ekonomiler mi?

25 Oct

Fransa temerrüde düştü; Dolar Rupi karşısında %34 değer kaybetti; Almanya’da yıllık enflasyon %13 olarak gerçekleşti; Japonya’nın dış ticaret açığı 80 milyar Dolara dayandı. Derecelendirme kuruluşları İngiltere’nin görünümünü negatife çevirdi. Okuyunca gerçek üstü görünüyor değil mi? Oysa ülkelerin isimlerini değiştirmiş olsaydık, eminim bunlar eminim hepimize gayet olağan gelecekti.

İşte bu sebeple şu “Gelişmekte Olan Ülkeler” (veya “Pazarlar”) konusunu tekrar bir gündeme getirmek istedim.

-Arafta kalmak

Her şeyden önce şu soruyu ısrarla sormalıyız; açıkça da yanıtlamalıyız: Neden, ama neden halen “Gelişmekte Olan Ülkeler”, “Gelişmiş Ülkeler” arasına girmediler? Bu soruya yanıt vermeden önce ufak bir parantez açmak istiyorum: Vaktiyle “Az Gelişmiş Ülkeler” (Underdeveloped) ifadesi yerine “Gelişmekte Olan Ülkeler” (Developing) kullanılmaya başlandığında bir önceki terime göre nispeten daha ılıman bir tanımlama yaratılmıştı. Sonrasında “Gelişmekte Olan” ve “Gelişmiş” arasında kalmış ülkeler için “Emerging Markets” tanımı ortaya atıldı. Bugün ülkemizin de içlerinde bulunduğu dünyadaki birçok önemli ekonomi de bu kategoriye giriyor.

Öte yandan farklı kurumlar bu listeye farklı ekonomileri dahil ediyor. Türkiye ise tartışmasız bir şekilde bu grupta yer alan ülkelerden. Açıkçası Developing ya da Emerging sıfatlarının benim nazarımda pek farkı yok. Ya da daha doğru bir ifadeyle, aralarındaki farkın çok büyük bir anlamı yok. Burada kritik nokta “Developed” tarafına terfi etmek.

Şimdi dilerseniz yanıtımıza geçelim:

1) Endüstrileşme Öncesi (Tarım Toplumu)

2) Endüstrileşme (Sanayi Toplumu)

3) Endüstrileşme Sonrası (Hizmet Toplumu ve akabinde Bilgi Toplumu) şeklinde en basit anlamda yakın zamanı üç kesite ayırdığımızda; ikinci evreyi henüz hakkıyla tamamlayamadan; yani sanayileşme kısmını hazmetmeden bugünü yakalamaya çalışan ekonomilerde sınıf atlamada gerçekleşmiyor.

Her biri farklı gelişmişlik düzeylerinde olsalar da, Gelişmekte Olan Ülkeler ile ilgili bazı müşterek tespitler yapabiliriz.

1. Öncelikle ekonomi ile ilgili sorunlar baş gösterdiğinde daha çok semptomlara yönelik tedaviler, anlık çözümler, yamalar ile ilerleniyor. Gerçek anlamda yapısal reformların aslında geri planda kaldığını görüyoruz.

2. Her ne kadar kantitatif büyüklüklerde önemli noktalara gelinmiş olsa da (örnek: SGP’ne Göre GSMH); kalitatif kriterlerde gerilerde kalınıyor (örnek: Kişi Başına Düşen Milli Gelir). Ayrıca piyasalardaki liberalleşme oranı halen kısıtlı seviyede.

3. Toplumsal ve politik açıdan bazı istikrar ve güven sorunları göze çarpıyor. Bununla birlikte yatırımcılar açısından daha yüksek getiri ve daha büyük riski bir arada sunuyor. İşte bu yüzden de piyasalarda her iki yönde de sert dalgalanmalar olabiliyor. Orta sınıfın gelişimi yavaş ilerliyor. İki ileri, bir geri derken; ilerleme sağlanıyor olsa da; bir noktada sıkışılıp kalınıyor. Bir başka yazımda mercek altına almış olduğum “Orta Gelir Tuzağı”na yakalanıyorlar.

4. Marka, teknoloji, katma değerli ürün ve hizmetler, yenilikçilik gibi kavramlar yerine, ucuz iş gücü ve doğal kaynaklar / zenginlikler ön plana çıkıyor. Bu da küresel ticarette dezavantajlı ve uzun vadede tehlike çanlarının çalacağı bir konum yaratıyor.

5. Endüstrileşme Öncesi toplumdan miras kalan belli ölçüde geleneksel tarım ve hayvancılık ağırlığını ekonomide hissettirmeye devam ederken, rekabetçi avantaj sağlanmış bazı sektörlerde belli ölçüde endüstrileşme gözlemleniyor. Paralelde ise hizmetlerin ekonomideki yeri artıyor ve bilgi toplumuna ait bazı atılımlar da gerçekleştiriliyor. Adeta farklı zaman kesitleri aynı anda birlikte yaşanıyor. Aradaki öncüllük – ardıllık ilişkisi göz önüne alındığında, bu belirli noktalarda bazı zenginlikler yaratıyor olsa da; daha büyük resimde yönetilmesi zor ve kaotik bir yapı getiriyor.

-Hepsinden önemlisi

Bunlar ilk göze çarpan noktalar. Ama bazen bu ülkeler ile ilgili o kadar çok şey yazılıp çiziliyor ki; Gelişmiş Ülkeler diye bir kategorinin varlığı unutuluyor. Yeryüzünde ekonomi ile zorlu sınavlar vermeyen hiçbir ülke yok. Öte yandan Gelişmiş Ülkeler de yerlerinde saymıyor ve gelişmeye devam ediyorlar. Zaten dünya rekabetçilik ligine, sadece son senedeki sıralama ile sınırlı kalmadan; bir trend analizi şeklinde eğildiğimizde bunun yansımalarını görmekteyiz. Aradaki fark kapanıyor mu, açılıyor mu, aynı mı kalıyor; hatta “aradaki o fark” nedir, ne kadardır; aylarca tartışabiliriz. Ya da Yunanistan bir alt lige mi düşecek; Güney Kore ve Tayvan süperlige çıktı mı; Çin çıksa ne önemi var; çıkmasa ne önemi var diye de tartışabiliriz.

Gene de en kritik tartışmanın, yukarıda beş maddede özetlemeye çalıştığım sarmaldan çıkış yolları üzerine odaklanması gerektiğini düşünüyorum. Madem ki sorunları biliyoruz; artık çözümleri konuşmalıyız. Çünkü böyle devam ettiği takdirde, yakın zamanda “Gelişmekte Olan” değil, “Gecikmekte Olan” ekonomiler olarak anılmak söz konusu…

Arap Baharı sonrası ekonomiler bahar nezlesi mi?

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Arap Baharı başlayalı dört seneden fazla zaman geçti. Üzerine çok yazıldı çizildi ve tabii ki ekonomik etkileri hakkında da epey yorum yapıldı. Gerçekten de neredeyse 20 ülkeye dokunan bu siyasi ve sosyal çalkantının ülkelere nasıl bir etkisi oldu? Bunu anlamak için 15 ülkeyi bir mercek altına aldım.

İlk baktığım şey, 2010 sonrasında o ülkelerdeki siyasi-sosyal değişimin ne derece radikal seviyede olduğu. Eğer iç savaş veya bir ölçüde rejim/hükümet değişikliği söz konusu ise bunu en üst seviye olarak kabul edebiliriz. Bazı ülkelerdeki değişim ise yoğun protestolarla atlatıldı ve son olarak da sınırlı etkiye maruz kalan ülkeler var. İkinci incelediğim nokta 2010-13 yılları arasında GSMH açısından nereye geldikleri. Dünya sıralamasında gerileyen, yerinde sayanlar ve sıçrama yapanlar. Tabii ki bu ilk iki kriter arasında bir bağ olup olmadığını merak ediyordum. Ve nihai olarak da Petrol ve Doğalgaz rezervleri açısından gene dünya sıralamasındaki konumlarını analize dahil ettim. Bunu da neden işin içine kattığımı birazdan açıklayacağım.

Genelleme yapmanın oldukça zor olduğu bir resimle karşı karşıyayız. Çünkü her ülkenin kendine ait dinamikleri var. Ama en azından değişimlerin radikal olduğu ülkelerin çoğunda şunu görüyoruz: GSMH liginde öyle çok fazla basamak olmasa da; ya daha arka sıralara düşmüşler, ya da yerlerinde saymışlar.

En fazla gerileyen de tahmin edin kim? Her şeyin başladığı yer olan Tunus. Özellikle enerji kaynakları (petrol ve doğalgaz) açısından ilk sıralarda yer almayan ülkeler daha fazla etkilenmiş durumdalar. Burada birkaç istisnaya dikkat çekmek istiyorum. İlki Kuveyt. Doğal kaynaklar açısından oldukça zengin bir ülke olsa da 3 senede beş basamak gerilemiş durumda. Üstelik bu tabloda GCC ülkeleri arasında böyle bir durum sadece bu ülke için geçerli. Körfez ülkeleri arasında yabancı yatırımcılar açısından göreceli olarak daha az cazip. Buna sebep olarak da bürokratik işlemlerin zorluğu gösteriliyor. Ayrıca ulaştırma ve nakliye altyapısı alanında bölgedeki diğer ülkelere göre daha az yatırım yapılması bir diğer etken. İşgücü piyasasının kendine has dinamikleri ve karşılaşılan zorluklar da ülkeyi rekabet liginde zorluyor. Bunun tam tersi örnekler ise Bahreyn ve Umman. Onlar da siyasi otorite sarsıntıları yaşadılar ancak tam tersi şekilde basamakları yukarı doğru tırmanıyorlar. Hem de doğalgaz ve petrol rezervleri diğer ülkeler ile mukayese edildiğinde öyle kayda değer düzeyde değil.

Bu farklılıkların bir sebebi karmaşanın süresi olabilir. Mesela Kuveyt’te taşların yerine oturması 2 sene sürdü. Umman’da ise bu süre sadece 5 ay kadardı. Umman’ın bu performansına dair yabancı yatırımcılar tarafından daha geç keşfedilmesi, önemli altyapı yatırımları, petrol üretimi dışındaki sektörlere de odaklanmış olması gösterilebilir.

Bir de daha şanslı bir grup var: Suudi Arabistan, BAE ve Katar üçlüsü. GSMH’leri tırmanışta. Çünkü hem bu değişim rüzgarından asgari düzeyde etkilendiler; hem de OPEC ülkeleri arasında bile özel konuma sahipler. Bu ülkeler petrol ve doğalgaz zengini. Ve son olarak da komşumuz Irak’a ve 15 basamaklık sıçramasına değinmek istiyorum. Ülkedeki iç savaşa, hem de öyle Arap Baharı ile başlayan değil, yıllara sari kaotik ortama rağmen böyle bir büyüme söz konusu ise temel sebep tabii ki doğal kaynaklar. Bu 15 ülke arasında, toplam petrol artı doğalgaz kaynakları açısından daha fazla rezerve sahip sadece bir ülke var: O da Suudi Arabistan. Demek ki kaynak bolsa, büyüme o kadar zor değil. 2014 yılına damgasını vuran düşen petrol fiyatları sonrası resmin nasıl değişeceğini ise hep birlikte göreceğiz.

NEDEN BREXIT KÜRESELLEŞMEDE BİR ÇÖZÜLME ANLAMINA GELMİYOR…

25 Oct

BREXIT kuşkusuz 2016’ının “yıldız” konu başlığı. Öncesinde de, sonrasında da hakkında çok şey yazıldı, çizildi. Bunun sebebi, Avrupa Birliği’nin üçüncü büyük ekonomisinin topluluktan çıkıyor olmasından öte, ticari ve toplumsal platformda küreselleşme yolculuğunun artık bir gerileme ve çözülme sürecine girdiğine dair yarattığı endişe. Yani konunun merkezinde İngiltere (daha doğru ismi ile Birleşik Krallık) ve AB var gibi gözükse de, mesele tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor. Başka AB ülkelerinin aynı yoldan ilerleme olasılığından ve bir zincirleme etkiden bahsediliyor. Serbest ticaretin küresel ekonominin ana motoru olduğu bir gerçek. Ama durum gerçekten de felaket tellallığı yapılacak kadar kötü mü? Gelin resmi bütün yönleriyle inceleyelim…

Madalyonun öteki yüzü…

Öncelikle AB’den ayrılma kararı alan veya bunu masaya yatıracaklarını söyleyen ülkelere odaklanmak yerine AB’ye girmeyi kendileri tercih etmemiş ülkelere bakalım. Yani Norveç ve İsviçre’ye… Bu ülkelerin AB ile birçok yönden ne kadar entegre olduklarını düşünürsek bazı önyargılardan da sıyrılmış oluruz. Mesela Norveç AB üyesi olmasa da, Schengen sisteminin içerisinde yer alıyor. Oysa Birleşik Krallık, Schengen’in bir parçası değil…! Ya da İngiltere’nin AB ile ticaretinin toplam ticareti içerisindeki payını bu iki ülke ile kıyaslayalım. Hangi ülke AB üyesi, hangisi değil gerçekten de insanın kafası karışabilir. Bu nedenle bir ticari ve politik bloğa üyeliği, sıkı ticari ilişkilerin önkoşuluymuş gibi dayatmak yanıltıcı olabilir. Ekonomik büyüklük açısından kıyas kabul etmese de, Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde olan ülkeler de olduğunu hatırlamamızda fayda var. Türkiye ile birlikte Sırbistan, Bosna-Hersek aklıma ilk gelenler. Yarın öbür gün Ukrayna için benzer bir senaryo söz konusu olabilir. Konuya AB’den her ülkenin ayrılması gibi bakmak yerine, belki de AB’deki yapılar ve işleyişlerin yeni dünya düzenine göre tekrar gözden geçirilip yeniden şekillendirilmesi gibi bakabiliriz. İleriki dönemlerde öncelikler değiştiğinde reformist bir yaklaşımla bu tarz yeniden yapılanmalar olabilir.

Küreselleşme halen devam eden bir süreç

İkinci dikkat çekmek istediğim konu, gelişmelerin tek yönlü olmadığına ilişkin bazı göstergeler. Hemen birkaç kayda değer örnek paylaşmak istiyorum. İran ile başlayalım. Güneydoğu’daki komşumuz, 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında geçen çeyrek asırlık dönemde; küresel ekonomiye “yeniden” dahil olan en büyük ekonomi. Ya da biraz uzaklara gidelim ve ABD – Küba yakınlaşmasına bakalım. En fazla on sene içerisinde Küba’nın tanınmayacak düzeyde global ekonomi ve toplumla entegre bir hale geleceğini söylesek, çok mu iddialı konuşmuş oluruz? Güneydoğu Asya bölgesinde halen dünyaya kapalı bazı ülkeler var. Onlar da tıpkı Küba gibi bir entegrasyon sürecine girecekler. Ve tabii bir diğer çarpıcı örnek de AB ve ABD arasında süreci ağır ilerliyor olsa da şekillendirilmeye çalışılan Transatlantik Ticaret ve Yatırım İşbirliği (TTIP) Anlaşması. Burada hedef, başta ticaret olmak üzere okyanusun iki yakasını birbirlerine daha da yakınlaştırmak.

Yukarıda verdiğim örnekler rahatlıkla daha da çoğaltılabilir. Küreselleşmeyi sadece Atlantik Okyanusunun iki yakası arasında gerçekleşen bir macera gibi konumlandırmak, belki de içine en sık düşülen tuzakların başında geliyor. Sizler bu makaleyi okurken, dünyada çok ilginç gelişmeler yaşanıyor. Bunların en ilginçlerinden bir tanesi, Çin’in Afrika’ya en fazla yatırım yapan ve aynı zamanda en fazla insani yardım yapan ülke olması. İşte küreselleşmenin boyutları hakkında çarpıcı bir örnek… Üstelik son dönemlerde 20 civarı ülkeyi yakından etkileyen ve halen devam eden bir “Arap Baharı” (ya da belki artık bahar yerinde kış desek daha yerinde olur) gerçeği var. Savaş ve çatışmaların gölgesinde, bu ülkelerin önemli bir kısmı dünyadan kopuk bir hale geldiler. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da taşların yeniden oturması ile onlar da tekrar küresel ekonomiye entegre olacaklar. İşte sırf bu örnekler bile dünya ekonomisindeki entegrasyonun ve küreselleşmenin devam eden ve edecek bir yolculuk olduğuna dair ipuçlarını bize sunmakta.

Çözülmeden ziyade form değiştirme

Bugün AB’den çıkışını masaya yatırdığımız Birleşik Krallık’ta, referandumun tekrarı konuşuluyor. Bu kararın çok az bir marjla verildiği ve bu yönde oy kullananların bir kısmının da fikir değiştirdikleri belirtiliyor. İskoçya’nın bağımsızlık için yeniden bir halk oylamasına gitmesi ve bağımsızlık kararı çıkması durumunda İskoçya’nın kendi başına AB’ye üyeliği; hatta Kuzey İrlanda’nın da benzer bir oylama ile AB üyesi olan İrlanda ile birleşmesi senaryoları gündeme getiriliyor. İngiltere cephesinde ise Commonwealth organizasyonunun güçlendirilmesinden tutun, ABD ile daha sıkı bir ittifaka kadar bir çok farklı seçenek dillendiriliyor. Gördüğünüz üzere “çözülme” o kadar basit ve olası bir seçenek değil. Küresel yapılanmalar için çözülmeden bahsetmek için henüz çok erken. Daha çok “form değiştirme” diyebiliriz.

Peki ya bundan sonra?

Küreselleşmenin üç farklı düzlemde incelenmesi gerektiği ve ülkeler, şirketler ve bireyler için farklı şeyler ifade ettiği bir gerçek. Ayrıca her ülke, her şirket ve her birey için de aynı şeyi ifade etmiyor. Bu yüzden savunucuları olduğu gibi karşıtları da var. Küreselleşmenin doğru bir gelir dağılım modeli işlediği müddetçe sadece gelişen değil, bilhassa gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerine ve bu ülke halklarının refah seviyelerine de olumlu yansıdığı düşünülürse dünyadaki bazı ekonomik ve sosyal dengeler açısından önemi daha net anlaşılacaktır. Bundan sonra da tıpkı geçmişte olduğu gibi piyasa kanunları işlemeye devam edecek. Dünyada doğrudan yatırımdan olsun, sıcak paradan olsun faydalanmak isteyen ülkelerin global piyasalardan soyutlanmış, kapalı ekonomiler ile bunu sağlamaları mümkün değil. Hangi pazar cazipse, sermaye ve yatırım oraya akar. Nerede işgücü açığı varsa, insan kaynağı oraya kanalize olur. İşgücünün serbest dolaşımı, ulusal güvenlik ve iç politika endeksli kaygılar ile dönemsel kısıtlamalara maruz kalabilse de; daha uzun vadede ve ortalamada önüne geçilebilecek bir unsur olarak karşımıza çıkmıyor. Büyüyen ancak demografik matematik ile bunu destekleyemeyen ekonomiler, sürekli bir talep yaratıyorlar. Nitelikli iş gücü için de bu geçerli. Beyin göçü ile nitelikli insan kaynağını ve yetenekleri kendine çekmek, halen birçok ülkede stratejik öncelik olarak uygulanıyor. Tüm bunlara ek olarak, şirketlerin böylesine çokuluslu hale geldiği bir ortamda, küreselleşmeyi salt ülkelerin yarattıkları topluluk ve bloklarla tanımlamaya kalkarsak, son derece eksik bir tarif yapmış oluruz.

Her ne olursa olsun, küreselleşmeden geri dönüş söz konusu dahi olamaz. Dönemsel gelgitler, inişler çıkışlar olabilir; o kadar… Dünyanın daha fazla odaklanması gereken konu, ekonomik durgunlukların ve krizlerin önüne geçecek tedbirleri almak ve hayata geçirmek olmalıdır.