Archive | Jeopolitik, Dünya Ekonomisi ve Düzeni RSS feed for this section

Gelişmekte olan ekonomiler mi, gecikmekte olan ekonomiler mi?

25 Oct

Fransa temerrüde düştü; Dolar Rupi karşısında %34 değer kaybetti; Almanya’da yıllık enflasyon %13 olarak gerçekleşti; Japonya’nın dış ticaret açığı 80 milyar Dolara dayandı. Derecelendirme kuruluşları İngiltere’nin görünümünü negatife çevirdi. Okuyunca gerçek üstü görünüyor değil mi? Oysa ülkelerin isimlerini değiştirmiş olsaydık, eminim bunlar eminim hepimize gayet olağan gelecekti.

İşte bu sebeple şu “Gelişmekte Olan Ülkeler” (veya “Pazarlar”) konusunu tekrar bir gündeme getirmek istedim.

-Arafta kalmak

Her şeyden önce şu soruyu ısrarla sormalıyız; açıkça da yanıtlamalıyız: Neden, ama neden halen “Gelişmekte Olan Ülkeler”, “Gelişmiş Ülkeler” arasına girmediler? Bu soruya yanıt vermeden önce ufak bir parantez açmak istiyorum: Vaktiyle “Az Gelişmiş Ülkeler” (Underdeveloped) ifadesi yerine “Gelişmekte Olan Ülkeler” (Developing) kullanılmaya başlandığında bir önceki terime göre nispeten daha ılıman bir tanımlama yaratılmıştı. Sonrasında “Gelişmekte Olan” ve “Gelişmiş” arasında kalmış ülkeler için “Emerging Markets” tanımı ortaya atıldı. Bugün ülkemizin de içlerinde bulunduğu dünyadaki birçok önemli ekonomi de bu kategoriye giriyor.

Öte yandan farklı kurumlar bu listeye farklı ekonomileri dahil ediyor. Türkiye ise tartışmasız bir şekilde bu grupta yer alan ülkelerden. Açıkçası Developing ya da Emerging sıfatlarının benim nazarımda pek farkı yok. Ya da daha doğru bir ifadeyle, aralarındaki farkın çok büyük bir anlamı yok. Burada kritik nokta “Developed” tarafına terfi etmek.

Şimdi dilerseniz yanıtımıza geçelim:

1) Endüstrileşme Öncesi (Tarım Toplumu)

2) Endüstrileşme (Sanayi Toplumu)

3) Endüstrileşme Sonrası (Hizmet Toplumu ve akabinde Bilgi Toplumu) şeklinde en basit anlamda yakın zamanı üç kesite ayırdığımızda; ikinci evreyi henüz hakkıyla tamamlayamadan; yani sanayileşme kısmını hazmetmeden bugünü yakalamaya çalışan ekonomilerde sınıf atlamada gerçekleşmiyor.

Her biri farklı gelişmişlik düzeylerinde olsalar da, Gelişmekte Olan Ülkeler ile ilgili bazı müşterek tespitler yapabiliriz.

1. Öncelikle ekonomi ile ilgili sorunlar baş gösterdiğinde daha çok semptomlara yönelik tedaviler, anlık çözümler, yamalar ile ilerleniyor. Gerçek anlamda yapısal reformların aslında geri planda kaldığını görüyoruz.

2. Her ne kadar kantitatif büyüklüklerde önemli noktalara gelinmiş olsa da (örnek: SGP’ne Göre GSMH); kalitatif kriterlerde gerilerde kalınıyor (örnek: Kişi Başına Düşen Milli Gelir). Ayrıca piyasalardaki liberalleşme oranı halen kısıtlı seviyede.

3. Toplumsal ve politik açıdan bazı istikrar ve güven sorunları göze çarpıyor. Bununla birlikte yatırımcılar açısından daha yüksek getiri ve daha büyük riski bir arada sunuyor. İşte bu yüzden de piyasalarda her iki yönde de sert dalgalanmalar olabiliyor. Orta sınıfın gelişimi yavaş ilerliyor. İki ileri, bir geri derken; ilerleme sağlanıyor olsa da; bir noktada sıkışılıp kalınıyor. Bir başka yazımda mercek altına almış olduğum “Orta Gelir Tuzağı”na yakalanıyorlar.

4. Marka, teknoloji, katma değerli ürün ve hizmetler, yenilikçilik gibi kavramlar yerine, ucuz iş gücü ve doğal kaynaklar / zenginlikler ön plana çıkıyor. Bu da küresel ticarette dezavantajlı ve uzun vadede tehlike çanlarının çalacağı bir konum yaratıyor.

5. Endüstrileşme Öncesi toplumdan miras kalan belli ölçüde geleneksel tarım ve hayvancılık ağırlığını ekonomide hissettirmeye devam ederken, rekabetçi avantaj sağlanmış bazı sektörlerde belli ölçüde endüstrileşme gözlemleniyor. Paralelde ise hizmetlerin ekonomideki yeri artıyor ve bilgi toplumuna ait bazı atılımlar da gerçekleştiriliyor. Adeta farklı zaman kesitleri aynı anda birlikte yaşanıyor. Aradaki öncüllük – ardıllık ilişkisi göz önüne alındığında, bu belirli noktalarda bazı zenginlikler yaratıyor olsa da; daha büyük resimde yönetilmesi zor ve kaotik bir yapı getiriyor.

-Hepsinden önemlisi

Bunlar ilk göze çarpan noktalar. Ama bazen bu ülkeler ile ilgili o kadar çok şey yazılıp çiziliyor ki; Gelişmiş Ülkeler diye bir kategorinin varlığı unutuluyor. Yeryüzünde ekonomi ile zorlu sınavlar vermeyen hiçbir ülke yok. Öte yandan Gelişmiş Ülkeler de yerlerinde saymıyor ve gelişmeye devam ediyorlar. Zaten dünya rekabetçilik ligine, sadece son senedeki sıralama ile sınırlı kalmadan; bir trend analizi şeklinde eğildiğimizde bunun yansımalarını görmekteyiz. Aradaki fark kapanıyor mu, açılıyor mu, aynı mı kalıyor; hatta “aradaki o fark” nedir, ne kadardır; aylarca tartışabiliriz. Ya da Yunanistan bir alt lige mi düşecek; Güney Kore ve Tayvan süperlige çıktı mı; Çin çıksa ne önemi var; çıkmasa ne önemi var diye de tartışabiliriz.

Gene de en kritik tartışmanın, yukarıda beş maddede özetlemeye çalıştığım sarmaldan çıkış yolları üzerine odaklanması gerektiğini düşünüyorum. Madem ki sorunları biliyoruz; artık çözümleri konuşmalıyız. Çünkü böyle devam ettiği takdirde, yakın zamanda “Gelişmekte Olan” değil, “Gecikmekte Olan” ekonomiler olarak anılmak söz konusu…

Arap Baharı sonrası ekonomiler bahar nezlesi mi?

25 Oct

Arap Baharı başlayalı dört seneden fazla zaman geçti. Üzerine çok yazıldı çizildi ve tabii ki ekonomik etkileri hakkında da epey yorum yapıldı. Gerçekten de neredeyse 20 ülkeye dokunan bu siyasi ve sosyal çalkantının ülkelere nasıl bir etkisi oldu? Bunu anlamak için 15 ülkeyi bir mercek altına aldım.

İlk baktığım şey, 2010 sonrasında o ülkelerdeki siyasi-sosyal değişimin ne derece radikal seviyede olduğu. Eğer iç savaş veya bir ölçüde rejim/hükümet değişikliği söz konusu ise bunu en üst seviye olarak kabul edebiliriz. Bazı ülkelerdeki değişim ise yoğun protestolarla atlatıldı ve son olarak da sınırlı etkiye maruz kalan ülkeler var. İkinci incelediğim nokta 2010-13 yılları arasında GSMH açısından nereye geldikleri. Dünya sıralamasında gerileyen, yerinde sayanlar ve sıçrama yapanlar. Tabii ki bu ilk iki kriter arasında bir bağ olup olmadığını merak ediyordum. Ve nihai olarak da Petrol ve Doğalgaz rezervleri açısından gene dünya sıralamasındaki konumlarını analize dahil ettim. Bunu da neden işin içine kattığımı birazdan açıklayacağım.

Genelleme yapmanın oldukça zor olduğu bir resimle karşı karşıyayız. Çünkü her ülkenin kendine ait dinamikleri var. Ama en azından değişimlerin radikal olduğu ülkelerin çoğunda şunu görüyoruz: GSMH liginde öyle çok fazla basamak olmasa da; ya daha arka sıralara düşmüşler, ya da yerlerinde saymışlar.

En fazla gerileyen de tahmin edin kim? Her şeyin başladığı yer olan Tunus. Özellikle enerji kaynakları (petrol ve doğalgaz) açısından ilk sıralarda yer almayan ülkeler daha fazla etkilenmiş durumdalar. Burada birkaç istisnaya dikkat çekmek istiyorum. İlki Kuveyt. Doğal kaynaklar açısından oldukça zengin bir ülke olsa da 3 senede beş basamak gerilemiş durumda. Üstelik bu tabloda GCC ülkeleri arasında böyle bir durum sadece bu ülke için geçerli. Körfez ülkeleri arasında yabancı yatırımcılar açısından göreceli olarak daha az cazip. Buna sebep olarak da bürokratik işlemlerin zorluğu gösteriliyor. Ayrıca ulaştırma ve nakliye altyapısı alanında bölgedeki diğer ülkelere göre daha az yatırım yapılması bir diğer etken. İşgücü piyasasının kendine has dinamikleri ve karşılaşılan zorluklar da ülkeyi rekabet liginde zorluyor. Bunun tam tersi örnekler ise Bahreyn ve Umman. Onlar da siyasi otorite sarsıntıları yaşadılar ancak tam tersi şekilde basamakları yukarı doğru tırmanıyorlar. Hem de doğalgaz ve petrol rezervleri diğer ülkeler ile mukayese edildiğinde öyle kayda değer düzeyde değil.

Bu farklılıkların bir sebebi karmaşanın süresi olabilir. Mesela Kuveyt’te taşların yerine oturması 2 sene sürdü. Umman’da ise bu süre sadece 5 ay kadardı. Umman’ın bu performansına dair yabancı yatırımcılar tarafından daha geç keşfedilmesi, önemli altyapı yatırımları, petrol üretimi dışındaki sektörlere de odaklanmış olması gösterilebilir.

Bir de daha şanslı bir grup var: Suudi Arabistan, BAE ve Katar üçlüsü. GSMH’leri tırmanışta. Çünkü hem bu değişim rüzgarından asgari düzeyde etkilendiler; hem de OPEC ülkeleri arasında bile özel konuma sahipler. Bu ülkeler petrol ve doğalgaz zengini. Ve son olarak da komşumuz Irak’a ve 15 basamaklık sıçramasına değinmek istiyorum. Ülkedeki iç savaşa, hem de öyle Arap Baharı ile başlayan değil, yıllara sari kaotik ortama rağmen böyle bir büyüme söz konusu ise temel sebep tabii ki doğal kaynaklar. Bu 15 ülke arasında, toplam petrol artı doğalgaz kaynakları açısından daha fazla rezerve sahip sadece bir ülke var: O da Suudi Arabistan. Demek ki kaynak bolsa, büyüme o kadar zor değil. 2014 yılına damgasını vuran düşen petrol fiyatları sonrası resmin nasıl değişeceğini ise hep birlikte göreceğiz.

NEDEN BREXIT KÜRESELLEŞMEDE BİR ÇÖZÜLME ANLAMINA GELMİYOR…

25 Oct

BREXIT kuşkusuz 2016’ının “yıldız” konu başlığı. Öncesinde de, sonrasında da hakkında çok şey yazıldı, çizildi. Bunun sebebi, Avrupa Birliği’nin üçüncü büyük ekonomisinin topluluktan çıkıyor olmasından öte, ticari ve toplumsal platformda küreselleşme yolculuğunun artık bir gerileme ve çözülme sürecine girdiğine dair yarattığı endişe. Yani konunun merkezinde İngiltere (daha doğru ismi ile Birleşik Krallık) ve AB var gibi gözükse de, mesele tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor. Başka AB ülkelerinin aynı yoldan ilerleme olasılığından ve bir zincirleme etkiden bahsediliyor. Serbest ticaretin küresel ekonominin ana motoru olduğu bir gerçek. Ama durum gerçekten de felaket tellallığı yapılacak kadar kötü mü? Gelin resmi bütün yönleriyle inceleyelim…

Madalyonun öteki yüzü…

Öncelikle AB’den ayrılma kararı alan veya bunu masaya yatıracaklarını söyleyen ülkelere odaklanmak yerine AB’ye girmeyi kendileri tercih etmemiş ülkelere bakalım. Yani Norveç ve İsviçre’ye… Bu ülkelerin AB ile birçok yönden ne kadar entegre olduklarını düşünürsek bazı önyargılardan da sıyrılmış oluruz. Mesela Norveç AB üyesi olmasa da, Schengen sisteminin içerisinde yer alıyor. Oysa Birleşik Krallık, Schengen’in bir parçası değil…! Ya da İngiltere’nin AB ile ticaretinin toplam ticareti içerisindeki payını bu iki ülke ile kıyaslayalım. Hangi ülke AB üyesi, hangisi değil gerçekten de insanın kafası karışabilir. Bu nedenle bir ticari ve politik bloğa üyeliği, sıkı ticari ilişkilerin önkoşuluymuş gibi dayatmak yanıltıcı olabilir. Ekonomik büyüklük açısından kıyas kabul etmese de, Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde olan ülkeler de olduğunu hatırlamamızda fayda var. Türkiye ile birlikte Sırbistan, Bosna-Hersek aklıma ilk gelenler. Yarın öbür gün Ukrayna için benzer bir senaryo söz konusu olabilir. Konuya AB’den her ülkenin ayrılması gibi bakmak yerine, belki de AB’deki yapılar ve işleyişlerin yeni dünya düzenine göre tekrar gözden geçirilip yeniden şekillendirilmesi gibi bakabiliriz. İleriki dönemlerde öncelikler değiştiğinde reformist bir yaklaşımla bu tarz yeniden yapılanmalar olabilir.

Küreselleşme halen devam eden bir süreç

İkinci dikkat çekmek istediğim konu, gelişmelerin tek yönlü olmadığına ilişkin bazı göstergeler. Hemen birkaç kayda değer örnek paylaşmak istiyorum. İran ile başlayalım. Güneydoğu’daki komşumuz, 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında geçen çeyrek asırlık dönemde; küresel ekonomiye “yeniden” dahil olan en büyük ekonomi. Ya da biraz uzaklara gidelim ve ABD – Küba yakınlaşmasına bakalım. En fazla on sene içerisinde Küba’nın tanınmayacak düzeyde global ekonomi ve toplumla entegre bir hale geleceğini söylesek, çok mu iddialı konuşmuş oluruz? Güneydoğu Asya bölgesinde halen dünyaya kapalı bazı ülkeler var. Onlar da tıpkı Küba gibi bir entegrasyon sürecine girecekler. Ve tabii bir diğer çarpıcı örnek de AB ve ABD arasında süreci ağır ilerliyor olsa da şekillendirilmeye çalışılan Transatlantik Ticaret ve Yatırım İşbirliği (TTIP) Anlaşması. Burada hedef, başta ticaret olmak üzere okyanusun iki yakasını birbirlerine daha da yakınlaştırmak.

Yukarıda verdiğim örnekler rahatlıkla daha da çoğaltılabilir. Küreselleşmeyi sadece Atlantik Okyanusunun iki yakası arasında gerçekleşen bir macera gibi konumlandırmak, belki de içine en sık düşülen tuzakların başında geliyor. Sizler bu makaleyi okurken, dünyada çok ilginç gelişmeler yaşanıyor. Bunların en ilginçlerinden bir tanesi, Çin’in Afrika’ya en fazla yatırım yapan ve aynı zamanda en fazla insani yardım yapan ülke olması. İşte küreselleşmenin boyutları hakkında çarpıcı bir örnek… Üstelik son dönemlerde 20 civarı ülkeyi yakından etkileyen ve halen devam eden bir “Arap Baharı” (ya da belki artık bahar yerinde kış desek daha yerinde olur) gerçeği var. Savaş ve çatışmaların gölgesinde, bu ülkelerin önemli bir kısmı dünyadan kopuk bir hale geldiler. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da taşların yeniden oturması ile onlar da tekrar küresel ekonomiye entegre olacaklar. İşte sırf bu örnekler bile dünya ekonomisindeki entegrasyonun ve küreselleşmenin devam eden ve edecek bir yolculuk olduğuna dair ipuçlarını bize sunmakta.

Çözülmeden ziyade form değiştirme

Bugün AB’den çıkışını masaya yatırdığımız Birleşik Krallık’ta, referandumun tekrarı konuşuluyor. Bu kararın çok az bir marjla verildiği ve bu yönde oy kullananların bir kısmının da fikir değiştirdikleri belirtiliyor. İskoçya’nın bağımsızlık için yeniden bir halk oylamasına gitmesi ve bağımsızlık kararı çıkması durumunda İskoçya’nın kendi başına AB’ye üyeliği; hatta Kuzey İrlanda’nın da benzer bir oylama ile AB üyesi olan İrlanda ile birleşmesi senaryoları gündeme getiriliyor. İngiltere cephesinde ise Commonwealth organizasyonunun güçlendirilmesinden tutun, ABD ile daha sıkı bir ittifaka kadar bir çok farklı seçenek dillendiriliyor. Gördüğünüz üzere “çözülme” o kadar basit ve olası bir seçenek değil. Küresel yapılanmalar için çözülmeden bahsetmek için henüz çok erken. Daha çok “form değiştirme” diyebiliriz.

Peki ya bundan sonra?

Küreselleşmenin üç farklı düzlemde incelenmesi gerektiği ve ülkeler, şirketler ve bireyler için farklı şeyler ifade ettiği bir gerçek. Ayrıca her ülke, her şirket ve her birey için de aynı şeyi ifade etmiyor. Bu yüzden savunucuları olduğu gibi karşıtları da var. Küreselleşmenin doğru bir gelir dağılım modeli işlediği müddetçe sadece gelişen değil, bilhassa gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerine ve bu ülke halklarının refah seviyelerine de olumlu yansıdığı düşünülürse dünyadaki bazı ekonomik ve sosyal dengeler açısından önemi daha net anlaşılacaktır. Bundan sonra da tıpkı geçmişte olduğu gibi piyasa kanunları işlemeye devam edecek. Dünyada doğrudan yatırımdan olsun, sıcak paradan olsun faydalanmak isteyen ülkelerin global piyasalardan soyutlanmış, kapalı ekonomiler ile bunu sağlamaları mümkün değil. Hangi pazar cazipse, sermaye ve yatırım oraya akar. Nerede işgücü açığı varsa, insan kaynağı oraya kanalize olur. İşgücünün serbest dolaşımı, ulusal güvenlik ve iç politika endeksli kaygılar ile dönemsel kısıtlamalara maruz kalabilse de; daha uzun vadede ve ortalamada önüne geçilebilecek bir unsur olarak karşımıza çıkmıyor. Büyüyen ancak demografik matematik ile bunu destekleyemeyen ekonomiler, sürekli bir talep yaratıyorlar. Nitelikli iş gücü için de bu geçerli. Beyin göçü ile nitelikli insan kaynağını ve yetenekleri kendine çekmek, halen birçok ülkede stratejik öncelik olarak uygulanıyor. Tüm bunlara ek olarak, şirketlerin böylesine çokuluslu hale geldiği bir ortamda, küreselleşmeyi salt ülkelerin yarattıkları topluluk ve bloklarla tanımlamaya kalkarsak, son derece eksik bir tarif yapmış oluruz.

Her ne olursa olsun, küreselleşmeden geri dönüş söz konusu dahi olamaz. Dönemsel gelgitler, inişler çıkışlar olabilir; o kadar… Dünyanın daha fazla odaklanması gereken konu, ekonomik durgunlukların ve krizlerin önüne geçecek tedbirleri almak ve hayata geçirmek olmalıdır.