2013 Yılında Ekonomi İle İlgili Vatandaş En Çok Neleri Merak Etti?

25 Oct

İlginç şey şu ekonomi… Nereden baksanız farklı görünüyor. Kamu, iş dünyası, halk, yabancı yatırımcılar; herkesin perspektifi farklı. Örneğin sokaktaki vatandaşın gündemi ile ilgili bir fikir verecekse eğer; Google’daki arama başlıklarında ekonomiyi ilgilendiren 2 tane başlık var 2013 yılının il 10’nunda. İlki listenin 3. sırasında yer alan “Altın Fiyatları”. İkincisi ise hemen onu takip eden 4. sıradaki “İŞKUR”. Listenin heterojenliği adına fikir vermesi için paylaşıyorum; ilk 10’da e-okul, ÖSYM, Rüya Tabirleri, Gangnam Style, Pepe vs. de var. Hem 2013, hem de 2012’de ilk 10’da olan 3 başlığa rastlıyoruz: e-okul, ÖSYM ve İŞKUR (Geçen sene 8. sıradaymış).

Yılın bu son yazısında vatandaşın en çok araştırdığı iki konuya eğilmekte fayda olabilir diye düşündüm: Altın ve İşsizlik… Önce listeye yeni giriş yapan altın ile başlayalım. World Gold Council’in yalancısıyım; Kasım – 2013 itibariyle Türkiye’nin altın rezervleri dünyada 13. sırada. Hatta birer ülke olmadıkları için; listede üzerimizde yer alan IMF ve Avrupa Merkez Bankasını da elersek; 11. sıradayız. Buradan hareketle 2012 toplam altın dış ticaretine bakıyorum; 2010 ile karşılaştırıldığı neredeyse 5 misli bir artış var. 4,5 milyar ABD Dolarından 21 milyara çıkmış tutar. 2013 için de benzer bir rakam bekleniyor. Bunun altında yatan sebeplerden biri enerji ithalatımızın bir kısmını altın ile geri ödüyor olmamız. Ama halkımızın bu sebeple altın fiyatlarını Google’da aradığını sanmıyorum. 2013’de düğün vb. merasimlerde rekor artış olmadığını da dikkate alırsak, nedeni ne olabilir acaba?

2008 Ocak – 2010 Aralık ayları arasında altın fiyatlarındaki artış 0’ün üzerindeydi. 2011 yılında da, altın yatırımcısına %30 kazandırmıştı. 2012’de ise resim değişti. Altın olduğu yerde saydı. O güzel günlerin bittiğinin habercisiydi bu. Ve gelelim 2013 yılına… Sene başından bu yana yaklaşık %30 oranında gerileyen fiyatlar bir yana, altın fiyatlarında tam 13 yıl aradan sonra ilk kez yıllık bazda düşüş ile karşı karşıyayız. Bunun altında yatan temel sebeplerden biri olarak neredeyse herşeyde olduğu gibi FED’in politikaları da gösteriliyor. Doğal olarak, halkın sınırlı bir bölümü global ekonomik piyasalar konusunda ilgi ve bilgi sahibi. O zaman nereden geliyor bu altın ilgisi? Yanıtı basit. Türkiye’de yastık altındaki altınların değeri hakkında herhangi bir kaynağı gönül rahatlığı ile referans almak kolay değil. Çeşitli kurum ve kuruluşların öngörüleri mevcut. 300 Milyar ABD Doları gibi bir rakamdan bahsediliyor. Bu rakam oldukça ciddi bir büyüklük ve potansiyel olarak çok daha fazla da olabilir. Çünkü güvenli liman olarak itibar edilen altının, Türk halkının gönlünde hep özel bir yeri olmuştur. Gelin görün ki; tüm alternatif yatırım araçları ile mukayese edilince, son 2 senenin net mağlubu da altın. Elde epey bir altın var. Böyle olunca tabii, dünyadaki Bitcoin merakının aksine, bizde herkes altın fiyatlarını takip eder olmuş durumda.

Gelelim ikinci arama konusuna: İŞKUR. Tabii bu kelimeyi duyunca da akla ilk gelen şey, iş arayışında olan insanlarımız. 2012 verilerine göre Türkiye’de nüfusun işgücüne katılımının en düşük olduğu ülkelerden biri. Burada da geçmiş yıllara bir göz atarsak; ülkemizde 2011 yılındaki işsizlik oranı, 2010’a göre 2,1 puan azalma ile %9,8’e gerilemişti. TÜİK verilerine göre 2012’de düşüş devam etti ve bu sefer oran %9,2 olarak gerçekleşti. 2013 Eylül ayı itibariyle oran tekrar %9,9’a yükseldi. İşsizlikle ilgili istatistikleri daha derinlemesine okumak ve bu yüzden mevsim etkilerinden arındırılmış istihdam ve işsiz rakamlarına, kayıt dışı çalışanların sayısına, tarım dışı işsizlik oranına vs. de bakmak yerinde olacaktır. Ancak İŞKUR’u Google’da 8.likten 4.lüğe taşıyan sadece genel olarak işsizlikteki artış ile açıklanabilir mi? Öncelikle kentsel alanlardaki işsizlik ile kırsal yerlerdeki işsizlik oranlarını mukayese ettiğimizde, son dönemlerdeki trend ilkinin diğerinin hep 2 katı civarında seyrettiği yönünde. Yani interneti daha yoğun kullanan kentli işsiz nüfus bunun bir açıklayıcısı olabilir. Ama daha çarpıcı olan genç nüfustaki işsizlik oranının son 1 senede ’lerden, %20’lere dayanmış olması. Dünyada da işsizlik oranı olarak ilk 50 ülkenin hemen altındayız. Ama genç nüfus işsizliği dikkate alınınca ilk 40 içerisindeyiz. Tabii ki bu oranlar işsizliğin büyük bir problem olduğu ülkelerde çok daha yüksek. Örneğin İspanya’da, genel oran %20’lerin üzerinde seyrederken; gençlerdeki oran %45’ler düzeyinde. Belli bir birikimi olmayan, iş hayatına yeni atılmış veya atılmak üzere olan genç insanlarımız için dikkat çekici bir gösterge. İnterneti daha fazla kullanan gençlerimizin kendilerine bir gelecek sağlayabilmek adına, başta kamudaki istihdam kanalları olmak üzere farklı mecralara açılan bir kapı olarak gördükleri İŞKUR’a ulaşmak istemeleri sonucu bu kurum da popülerliği günden güne artan bir arama konusu haline gelmiş durumda.

2014’ün başta gençlerimiz olmak üzere iş hayatına atılmak isteyenlerin bu emellerine kavuştuğu, altın yatırımcılarının da kayıplarını telafi ettikleri bir yıl olması dileğiyle. Bakalım 2014 Google arama listesinde ekonomiden hangi başlıklar olacak…

Orta Gelir Tuzağına Bambaşka Bir Pencereden Bakış

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Gelişmekte olan ülkelere musallat olmuş bir hastalık, Orta Gelir Tuzağı.. En basit tanımıyla bir ülkenin kişi başına düşen milli gelir seviyesinde yükselme trendinin sonlanıp daha yatay bir seviyede seyretmesi… Tabii bu bir sonuç. Sebeplere dönüp bakarsak en başta rekabetçiliğin kaybedilmesi yatıyor. Tarım toplumundan sanayii toplumuna geçerken verimlilik de artıyor ve bu ilk etapta gelire hızla yansıyor.  Ancak öyle bir noktaya geliniyor ki, hem katma değeri düşük ürünlerde daha ucuz iş gücü sunan ülkeler ile; hem de teknoloji ve yenilikçiliğe dayalı ürünlerde daha başarılı ülkeler ile yarışmak gittikçe güçleşiyor.

Dünya Bankası kişi başına düşen milli gelir istatistiklerini baz alarak; sizin için ufak bir karşılaştırma yaptım. Tam krizden bir önceki seneden itibaren bizimle bazı açılardan aynı “lig”de yer alan ve başlangıç değerleri birbirlerininkine yakın 5 ülkeyi, Türkiye ile birlikte inceleyelim…

Bin USD    2007     2008       2009     2010       2011      2012      Ortalama
Türkiye     9.312    10.397    8.626    10.135    10.605    10.666    9.957
Brezilya    7.194    8.623      8.373    10.978    12.576    11.340    9.847
Rusya      9.146    11.700    8.616    10.710     13.284   14.037    11.249
Meksika   9.191    9.560      7.691    8.885        9.717     9.749    9.132
Şili         10.383    10.672  10.120    12.685    14.513    15.452    12.304
Malezya    7.218    8.460     7.278    8.754      10.058    10.432    8.700

Bu rakamları değerlendirirken, doğal kaynaklar açısından daha şanslı olan ülkelerin bu avantajlarını da tabii ki unutmamak lazım. Performans açısından ise Şili sanki tuzaktan çıkışı bulmuş gibi gözüküyor.

Türkiye şu anda bu tuzağa yakalandı mı diye merak ediyorsak, en azından şu göstergeleri (anlıktan ziyade yıllar bazında trend olarak) incelemeliyiz: Sanayi üretimindeki değişim yüzdesi, işgücüne katılım ve işsizlik oranları, cari açık, ülkeye para giriş çıkışları, tasarruflar ve yatırımlar.  “Mili Gelir Artışı / İhracat Artışı” oranı da epey fikir verecektir.

Peki tek tuzak Orta Gelir Tuzağı mı? Hayır. Zaten herşeyi daha da ilginç kılan zaten bu. Şimdi diğer tuzakları tanıyalım:

-Yoksulluk Tuzağı (Poverty Trap)

Yoksulluk tuzağı, ulusal seviyede yoksulluğun nesilden nesile adeta bir genetik miras gibi aktarıldığı durumlar için kullanılan bir tabir. Eğer bu döngüyü kırabilecek hamleler yapılamıyorsa işte o zaman orta gelirli ülkeler veya gelişmekte olan piyasalar ligine yükselemiyorsunuz. Haliyle herşeyin başlangıcı sermaye. Sermaye bulunursa, çıkış yolu da bulunabiliyor. Ancak yoksulluk tuzağından çıkış için reçete sadece ekonomide yapılacak reformlar değil. BM İnsani Gelişmişlik Endeksinde temel belirleyici olan bazı sosyal alanlarda da atılım yapmak şart: Eğitim, sağlık, altyapı, çevre diye başlayıp listeyi uzatabiliriz. Bazı ekonomistler, gelişmiş ülkelerden gelecek yardımların yeterli düzeyde olması durumunda sermaye başta olmak üzere yukarıdaki alanlarda gelişim sağlanabileceğini savunuyorlar. Ancak yardımın tutarı, yöntemi (nakdi – ayni) ne olacak, nasıl kullanılacak, ne kadar sürekliliği olacak gibi birçok kritik belirleyici de söz konusu. Kısa vadeli enjeksiyonlar değil, uzun vadeli yapısal reformlarla sürdürülebilir başarı sağlanabilir.

-Refah Tuzağı (Welfare Trap)

Tüm tuzaklar arasında benim açık ara favorim “Refah Tuzağı”. Yoksullukla mücadele ve toplumun genel refah seviyesinin yükseltilmesi batılı ülkelerin uzun süredir önemli mesafeler katettikleri bir alan. Ama son dönemlerin çok tartışılan konusu şu: Acaba biraz fazla mı ileri gittiler? Bu ülkelerde sosyal güvenlik sistemi ile hayatlarını sürdüren çok sayıda insan var. İşsizlik fonu ile geçinmek, hele hele küresel ekonomideki uzatmalı türbülans ikliminde ilk bakışta gayet anlaşılır bir durum. Peki ya öyle bir noktaya gelinir de, bu insanlar iş bulabilecek olsalar bile işsiz kalıp fon ile yaşamayı sürdürmeyi tercih ederlerse? Eldeki sosyal faydalara veda etmek anlamına gelir kaygısıyla buldukları işleri dahi geri çeviriyorlarsa? Üstelik sağlanan imkanları sadece doğrudan nakit ile sınırlı düşünmemek gerekiyor. Örneğin tıbbi yardımlar gibi birçok farklı destek de sunuluyor. Haliyle vergi de vermiyorlar. Böyle olunca da gönüllü işsizler diye, işvereni de sosyal devlet olan bir topluluk ortaya çıkıyor. Burada bir sayı vermek çok kolay değil, ama bazı istatistiklere de dayanan ortak kanı; problemin bu tarz bir tercihe yönelenlerdeki sayının artışı olduğu için önem arz ettiği. Canla başla çalışan, vergisini veren bireylerin gözüyle resme baktığınızda toplumsal bir gerilime çanak tutabilecek potansiyele sahip bir durum.

İşte bu sebeple, Refah Tuzağı şimdiden batılı parlamentolarda siyasi tartışmalar arasında öncelikli konular arasına girdi. Amerika, İngiltere ve birçok Avrupa ülkesi bunu konuşuyor. Çözümü de öyle kolay değil. Çünkü geçmişte epey çetrefilli modeller kurmuşlar. Geriye dönük düzenlemeler yapmak sadece bu modelin karmaşılığından değil, siyasi aritmetiğin zorlu patikalarından da geçiyor.

Sonuç:

Bizden fakir ülkelere bakıyorum: Yoksulluk Tuzağı çok daha ürkütücü geliyor. Bizden zengin ülkelere bakıyorum, Refah Tuzağı gibi absürd denilebilecek bir durumun içine düşmüşler. Biz de kendi tuzağımızı çok güzel bulmuşuz: Orta Gelir Tuzağı.  Gene de insan diğerleri ile mukayese edince, “İlla ki bir tuzak varsa, bari Refah Tuzağı olsun” diyor. Çünkü tuzak parantezine de alsak önemli olan başına gelen o ilk kelime, daha net bir tanımla: Yoksul – Orta Halli – Zengin.

Tüm bu tartışılanlar beni çok uzun yıllar öncesine, okul yıllarına kadar götürdü. Biraz Keynescilik gibi olacak ama eskiden oturup likidite tuzağını konuşurduk. Şimdi ekonomideki tuzaklar bile değişti. Bakalım yarın hangi tuzakları önümüze serecek…

Türk firmaları 2014’te dümeni iyice yurtdışına kırıyor

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Herkes aynı şeyi söylüyor: 2014’te yeniden gelişmiş ülkelere dönecek. Türkiye’de ise nüfus artış hızı yavaşlıyor. Döviz kurlarında hatırı sayılır bir yükselme yaşadık. Türk işgücü göreceli rekabet avantajını kısmen yitirmiş durumda. İş dünyasında bir kesim ise doygunluk kelimesini sıkça kullanır hale geldi. Şu anki resim, Türkiye’nin müthiş bir potansiyeli olduğu gerçeğini değiştiremez ancak bununla birlikte bu durumun Türk iş adamları için nasıl bir anlamı olabilir? Yanıt basit: Özellikle, büyümek isteyen firmaları artık yurtiçi tek başına mutlu edemeyecek.

Şartlar böyle olunca, bir yandan gelirleri arttırmak, bir yandan da risklerini azaltmak isteyen firmalarımız için yurtdışına açılmak ve faaliyet gösterilen pazarları çeşitlendirmek birincil öncelik haline geldi. Ancak bu atılımı sadece klasik ihracat sınırları içinde tanımlamak gerçekçi gözükmüyor. En azından rakamlar bunu söylüyor bize. Nitekim 2012’de 153 milyar ABD Dolarına dayanan ihracat, 2013’de yaklaşık 152 milyar olarak gerçekleşti, yani durağan bir seyir izledi. Tüm ekonomisini ihracat üzerine modellemiş ülkeler var, orada rekabet kıran kırana. Diğer yandan, artık şirketlerimiz yabancı ülkelerde yaptıkları doğrudan yatırımlar ile dikkat çekiyorlar.

Bir zamanlar Avrupa’ya misafir işçi olarak giden vatandaşlarımız küçük işletmeler kurmuşlardı. Daha sonra bunu yurtdışında ihaleler alan inşaat firmalarımız izledi. Şu anda ise bambaşka bir görüntü ile karşı karşıyayız. Artık her alanda ciddi sınır ötesi yatırımlara imza atılıyor. En gözde sektör de hazır giyim perakendeciliği. Az buz değil… 100 civarı ülkede 3.000 kadar mağazadan bahsediyoruz. Kimbilir… Belki de 38 Milyar Dolar serveti ile dünyanın en zengin beşinci kişisi olan Inditex’in sahibi Amancio Ortega’yı örnek alıyoruzdur. Bankacılık ve finans alanında daha mütevazi bir tablo söz konusu. Turizm ve gastronomi sektöründe (otel, restoran, hatta marina işletmeciliği vb.) yatırımlar son dönemde artış kazandı. Bunun dışında özellikle üretim ve hızlı tüketim malları alanlarında; faaliyet gösterdikleri sektörlerde dünyada, en azından Avrupa’da ilk ona girmiş firmalarımız var. Daha üst sıraları hedefliyorlar ve sadece organik değil, yaptıkları ses getiren satın almalar ile inorganik olarak da yabancı ülkeleri operasyonlarına katıyorlar. Devlet de, başta Çifte Vergilendirmeyi Önleme ve Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması gibi uluslararası anlaşmalar ve yurtiçinde yaptığı yasal düzenlemeler – teşvikler ile firmalarımıza destek olmaya gayret ediyor.

Eğer doğrudan yabancı sermaye hareketlerini ele alırsak, aslında genelde daha popüler olan Türkiye’ye yapılan girişler. Diğer yandan, son dönemlerde çıkışlar da epey ilgi görmeye başladı. Büyük fabrika yatırımları, açılan mağazalar, satın alınan önemli yabancı markalar, biraz da kamuoyunun gururunu okşadı dersek yalan olmaz. 2008 yılında OECD rakamlarına göre yaklaşık 18 Milyar ABD Doları olan Türkiye’nin yurtdışına doğrudan yabancı yatırım stoğu, 2012 yılı sonunda 30 milyar Dolara merdiven dayamış durumda. (2000 yılında bu rakam 4 milyar Dolar bile değildi). 2008 küresel krizinden sonra bir miktar gerileme trendine girildikten sonra, 2011’de tekrar çıkış yakalandı.

 

Türkiye’nin Yurtdışına Doğrudan Yabancı Yatırımları (Milyar ABD Doları)

2008    2009    2010     2011     2012    2013 (ilk 6 ay)

2.5        1.6        1.5       2.3       4.1            1.4

Ancak diğer OECD ülkeleri ile kıyaslandığında, bu gelişime rağmen halen daha alt sıralarda olduğumuzu görmekteyiz. Tabii ki daha büyük ve daha zengin ekonomiler bu tür yatırımları daha kolay finanse edebiliyorlar. Ayrıca belirli ticaret blokları içerisinde yer alanlar da bu avantajlarını kullanıyorlar. 2000 sonrası Türkiye’nin dünya ligindeki sıralamasına baktığımızda hep 40’lı basamaklardayız. Eğer gerçek anlamda küresel bir oyuncu olmak istiyorsak hem doğrudan yatırım girişlerinde, hem de çıkışlarında daha üstlere tırmanmalıyız. Nitekim Dünya Küreselleşme Endeksinde 139 ülke içerisinde 106. sıradayız. On seneden az bir sürede 10 basamak kadar ilerledik. (Depth Index of Globalization 2013 / Ghemawat). 2012 yılında yurt dışına yapılan doğrudan yatırımlar milli gelirin yüzde 10’una oranında gerçekleşti. Sermaye akımları kriterine göre göreceli olarak daha iyi bir dereceye sahip olmamız (82. sıra) sebebi; daha ziyade yabancıların Türkiye’ye olan yatırımları.

Bir de hangi ülkelere yatırım yapılacağı konusu var. DEİK’in bu konuda yaptığı güncel bir araştırmaya göre en çok yatırım yaptığımız 20 ülke, toplam yatırımların yüzde 78’ine denk geliyor. 2012’deki yatırımlarımızda ise ilk 10 ülke yüzde 90’lık bir hacmi oluşturmuş durumda. Bir yandan da portföyü zenginleştirme adına “farklı ülkelere yatırım”dan sıkça bahsediliyor. Gene de mevcut Pareto aşılır mı, kestirmek güç. Rota hangi ülkeler olursa olsun, 2014 ve sonrası için yurtdışı yatırımlar daha da ivme kazanırsa, bu kimseyi şaşırtmasın.

Güney Kore = Mucize

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Herkes Türkiye ekonomisini konuşurken, biraz konuyu dağıtmak adına bu yazımda Güney Kore’yi mercek altına aldım.

Daha önce G.Kore’yi BRICS ve MIKT ülkeleri ile karşılaştırmış, bu 9 ülke arasında en az nüfusa sahip olmasına rağmen, “Gelişmiş Ülkeler” ligine yükselmiş tek ülke olmasına değinmiştim.

Kişi başına düşen milli gelirde diğerlerine fark atmış durumda. Ayrıca hiçbir kayda değer doğal kaynağı yok. Alan olarak da öyle büyük bir ülke değil. G.Kore deyince çoğumuzun aklına Samsung gelir, Hyundai, LG, Daewoo, Kia gelir. Öte yandan Hyundai’yi otomotiv devi olarak tanımayan yoktur ama daha az kişi Hyundai Heavy Industries diye bir başka firmanın dünyanın en büyük gemi yapımcısı olduğunu bilir. Ya da SK Group’un 2. büyük chip üreticisi, POSCO’nun da 4. büyük çelik üreticisi olduğunu…

Bu kadar çok global markası olan bir ülkenin ihracat odaklı bir büyüme modelini benimsediği aşikar. Bunu yapan ilk onlar da değil. G.Kore, dünyanın en büyük 6. ihracatçısı ve de ayrıca 7. ithalatçısı.

Koreliler ekonomilerindeki bu gelişime “Han Nehri Mucizesi” ismini takmışlar. Adına ister mucize diyelim, ister başka bir şey. Ortada bir başarı hikayesi olduğu yadsınamaz. Peki nedir G.Kore’yi bugünkü imrenilen noktaya taşıyan? İhracattaki başarıysa yanıt, o zaman ikinci soru geliyor akla: Nasıl başarılı oldular ihracatta? “Japonya ne yaptıysa aynısını yaparak” diye yanıtlayanlar var bu soruyu. Bence bu yanıt biraz geçiştirmek olur.

Veyahut şöyle sıralayabiliriz: Marka yarat – ARGE’ye önemli ölçüde kaynak ayır – yenilikçilik ve teknolojiyi en iyi şekilde harmanla – sanayii odağını kaybetme” Bununla yetinmeyip “Merkezden planlanıp; hükümetçe yönetilen bir yatırım modelinden, pazar odaklı bir işleyişe geçmek, finansal piyasaların reforma tabi tutulması vs.” gibi açıklamalar da yapabiliriz. Bunların hepsi doğru. Ama belki de en dikkat çekici olan, yaptıkları dev serbest ticaret anlaşmaları. 2007 yılında ABD, 2009’da ise Avrupa Birliği ile. Bir de Avustralya ile olan var. İhracatta da, ithalatta da yaklaşık hacmin yarısını kaplayan aynı 3 ülke aslan payına sahip: Çin, ABD, Japonya. Kim bu üç ülke? Dünyanın en büyük 3 ekonomisi. “Büyük oynamak” bu olsa gerek.

Sanmayın ki her şey Koreliler için hep güllük gülistanlıktı. Son 100 seneye baktığımızda, 1910-45 arası işgal altında geçen; sonrası da tamamen zıt iki ideolojinin yönetimi altında Kuzey ve Güney diye bölünmüş olan Kore’nin; son dönemlerde ekonomisi de büyük çalkantılar yaşadı. 1997 yılında Asya Finansal Krizi patlak vermişti. İşte o yıl, G.Kore ekonomisi için büyük sıkıntı ve şiddetli bir likidite krizi baş gösterdi. (Bazı yönleriyle bizim 2001 krizini andırır) 1998’de ekonomi ciddi anlamda küçülmeye devam etti. Ülkenin önemli bir değeri koskoca Daewoo ayakta kalamayınca yabancıların eline geçti. Haliyle IMF, çeşitli tedbirler, yeniden yapılanma, bankacılık sistemine çeki düzen yani bilindik hikayeler…

Sonra 2008 küresel krizi kapıyı çaldı. 10 senelik büyüme trendi, 4. çeyrekte dönemsel olsa da sona erdi.  Biraz ironik olacak ama para birimleri Won, İngilizce “kazanmış” anlamına geliyor olsa da; krizde Dolara karşı yaklaşık yüzde 35 değer kaybetti. Bu kadar ihracata dayalı bir ekonomi, kimse ithalat etmiyorken nasıl ayakta kalsın? Gene de 2008’i büyüme ile kapattı, 2009’da ise küçülmedi. Hani biz “teğet” diyoruz ya, işte ondan…

Biraz makroekonomiyi geri plana itelim ve gelelim “Kore’yi Kore yapan” bazı çarpıcı gerçeklere. Öncelikle gördüğüm kadarıyla bizim “eğitim şart” sloganımız Kore’de ciddi kabul görmüş. Yüksek öğrenime kayıt yaptıranların oranı açısından dünya birincisi. ARGE dersek, bu alanda yapılan harcamalarda dünyada 7. sırada. GSMH’nın bir oranı olarak bakarsak ise üçüncü. Bu kadar ARGE bir yere varıyor mu? Varmaz olur mu: Patent sayısında dördüncü., kişi başına düşen patentte ise ikinci. Demek ki sonuç alınıyormuş.

Teknoloji ülkesi olunca, yüzde 83 internet penetrasyonu söz konusu. Doğrudur; İzlanda’da bu oran yüzde 95 ancak G.Kore’nin nüfusu 50 milyon kişi, İzlanda’nın ki 320 bin. İnsani gelişmişlik endeksinde de 12. sırada olduklarını belirteyim. Öte yandan G.Kore Strateji ve Finans Bakanlığına göre (bu arada bakanlığın ismine dikkatinizi çekmek isterim), Koreliler haftada 44.6 saat çalışıyorlarmış (OECD ortalaması: 32.8). Gelişmekte olan ülkeler, gelişmiş ülkeleri yakalayabilmek için böylesi bir tablo ile karşılaşıyorlar maalesef. Ama mesele sadece çok çalışmak değil, akıllı çalışmak. Zaten bunu başaran da, sınıf atlıyor.

Ayrıca, tamam çok çalışıyorlar ama ortalama ömürde de dünya 25.si. Bir G.Koreli, bir Alman, İngiliz veya Amerikalı’ya göre daha uzun yaşıyor. Seul Olimpiyatları, Lost gibi fenomen olmuş bir dizinin başrollerinde iki Koreli’nin de yer alması, 2002 Dünya Kupası, Gangnam Style ile dünyayı kasıp kavuran PSY, olimpiyat madalya tablosundaki inanılmaz yükselişleri, Apple ile göğüs göğüse çarpışan Samsung vs… Hiçbir şey rastlantı değil. G.Kore yükselen yıldız. Dünyadaki “marka algısı” oldukça yüksek. Hem de bunu kuzeydeki komşuları ile olan yüksek gerilim hattının gölgesinde ve savunma harcamalarının bütçe üzerindeki önemli baskısına rağmen başarıyorlar.

G.Kore hikayesinden benim 5 temel çıkarımım var:

1) Başarı ancak sürdürülebilir olduğu zaman anlam kazanıyor.

2) Krizler, kötü günler olabilir. Önemli olan çabuk ve asgari hasarla atlatabilmek.

3) Ekonomide başarı, ekonomi dışındaki doğru adımlarla da büyük ölçüde ilişkili.

4) Başaranları takdir etmek de, taklit etmek de oldukça normal.

5) Herkes görür, inceler, deneyimler ve sonuçta kendi başarı hikayesini yazabilir…

Ukrayna – Türkiye ticari ilişkileri: Dün, bugün ve yarın

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Kuşkusuz son günlerin en çok konuşulan ülkesi Karadeniz komşumuz Ukrayna. 45.5 milyon nüfusu ile Avrupa’nın en kalabalık ülkelerinden biri ve dünyanın 42. büyük ekonomisi (Satın alma Gücü Paritesine göre).

Herhalde bu ülkede bir anket yapılsa ve Ukrayna denilince akla ilk gelen şey sorulsa ağırlıklı yanıt, efsane futbolcu Andriy Shevchenko olur. Ya da belki de Muhteşem Yüzyıl dizisi sayesinde aslen Ukrayna kökenli olan Hürrem Sultan ilk sıraya oturur.

Ancak bu ülke Türkiye için çok daha fazla şey ifade ediyor. Türkiye için bir “Stratejik İş Ortağı” ve iki ülke arasındaki ticarette çıtayı yukarı taşımak bir öncelik durumunda. Nitekim 2004 yılında 3.1 milyar dolar olan hacim; 2008’de 8.3 milyara fırlamış. Üretilen ürün ve hizmetler açısından bakıldığında; bölgede bu iki ülke pek de birbirleriyle rekabet eden ekonomiler sayılmazlar. Onlar bize, hammadde ve yarı mamul satarken, bizden de tüketici ürünleri ithal ediyorlar. Bize benzeyen yönleri de var. Tarım adına devasa verimli topraklara sahip bir ülke. Enerji koridorlarının üzerinde. Batı ile Doğu arasında bir köprü… Ukrayna ile enerji, tarım, metal, madencilik alanlarında büyük sinerjiler yakalanabilir.

2008 krizi ile resim bir anda değişti.

Türkiye, küresel ekonomik kriz öncesi Ukrayna’nın Rusya’dan sonraki 2. büyük dış ticaret ortağı ve en fazla dış ticaret fazlası verdiği ülkeydi. Ama kriz ile her şey değişiverdi. Şu anda 6 milyar dolar seviyesinde olan rakam; 2007 yılını az farkla geçmiş durumda. Burada en büyük etken; Ukrayna ekonomisi ile ilgili genel durum: Ülke, son 2 senedir neredeyse hiç büyümedi. Bu durum da; zaten krizle darbe almış olan iki ülke arasındaki ticaret hacmine doğrudan yansıdı. Bununla birlikte Ukrayna; 2012 yılında; ihracatının yüzde 5.4’ünü ülkemize gerçekleştirdi. Bu ülke için Rusya’dan sonra Türkiye ikinci en büyük ihraç pazarı. Ukrayna’nın ithalatında ise Türkiye ilk 5 ülke arasında yok.  (sekizinciyiz) Dış ticaretlerinde 4. sırada yer alıyoruz ve Ukrayna’nın en fazla dış ticaret fazlası verdiği ülke konumunu da koruyoruz.

Sadece İthalat ve İhracat değil

İki ülke arasındaki ticari işbirliğini sadece ithalat – ihracatla sınırlandırmak yanıltıcı olacaktır. Ukrayna’da irili ufaklı 700’e yakın firmamız faal. Türkiye’nin Ukrayna’ya yaptığı doğrudan dış yatırımlarının miktarına ilişkin ise farklı kaynaklar; farklı bilgiler sunuyor. 200 milyon dolar civarı diyen de var; 1 milyar doları aştığını belirten de. En iddialısı ise bu ülkedeki Türk sermayesinin üçüncü ülkelerden gelen yatırımlarla birlikte 2 milyar doları bulduğu yönünde. Mobilyacılık, perakende, telekomünikasyon, beyaz eşya, lojistik ve gıda gibi birçok sektörde firmalarımız gayet aktif.

İnşaata ise ayrı bir parantez açmalıyız. Bölgede önemli bir ağırlığı olan müteahhitlerimiz ise, Ukrayna’nın bağımsızlığında bu yana; 3 milyar Doların üzerinde toplama ulaşan projeler aldılar. Biten ve halen devam eden bir dolu büyük ve prestijli projeler söz konusu.
Ve tabii ki turizm… THY Ukrayna’da 6 farklı şehre uçuyor. Tüm havayolları dikkate alındığında haftalık  80’den fazla tarifeli seferden bahsediliyor. 1 Ağustos 2012’de vizeler karşılıklı olarak kalktı. Türkiye, Ukraynalılar tarafından en çok tercih edilen turizm destinasyonları arasında 1. sırada. Ukrayna’nın geçen yıl Türkiye’nin toplam turist sayısındaki payı 756 bin 187 turist ile yüzde 2.17 olarak gerçekleşti. Diğer yandan; örneğin Ukrayna’ya Türkiye’den giden turist sayısı 2012’de bir önceki yıla oranla yüzde 55 gibi rekor bir oranda artarak 117.000’e yükselmişti.

Serbest Ticaret Anlaşması imzalanırsa…

Tüm toplam dış ticaretimizde Ukrayna’nın payı yüzde 1 buçuk. Beklenti, bu oranın daha da yükselmesi. İki ülke arasında “Ticaret ve Ekonomik İşbirliği Anlaşması” 1992, “Yatırımların Karşılıklı Teşviki ve Korunması Anlaşması” ile “Çifte Vergilendirmenin ve Vergi Kaçakçılığının Önlenmesi Anlaşması” ise 1996 yılında imzalandı. Belki bunlar herkesle imzalanan anlaşmalar; ancak Ukrayna bağımsızlığını kazandıktan kısa bir süre sonra imzalanmış olmaları, bu ülkeye verdiğimiz önemi de gösteriyor. 2013 Kasım ayında gerçekleştirilen Türkiye-Ukrayna İşbirliği Toplantısı’nda hedef “yeniden” 10 Milyar dolar olarak belirlendi. “Yeniden” diyorum çünkü bu hedef çok uzun yıllar önce zikredilmişti. Öte yandan; halen Türkiye ile Ukrayna arasında Serbest Ticaret Anlaşması  (STA) imzalanması yönünde çalışmalar sürüyor ve görüşmelerde son aşamaya gelindiği söyleniyor. Bu anlaşma imzalandığı takdirde; çıta daha da yükselecek; hedef 20 Milyar dolar olacak.

Peki ya bundan sonra?

Kuşkusuz şu anda geleceğe dönük bir öngörüde bulunmak kolay değil. Uluslararası Türk Ukrayna İşadamları Derneği (TUİD)’ne göre bu ülkede faal yatırımcılarımız ödemeler ve vadeler konusunda Türkiye’deki tedarikçilerden, krediler konusunda da bankalardan yardım talebinde bulunmaktalar. Ülkede ticari koşullar pek kolay değil. Şirketler ancak 6 gün valörlü olarak döviz satın alabiliyorlar. Döviz alım-satımı Ukrayna Merkez Bankasının sıkı kontrolüyle gerçekleşiyor. Türk turizmciler rezervasyonlardaki düşüşten ve iptallerden dertliler. Kırım hava sahasının kapatılması gibi sebeplerle uçuşlarda da iptaller olabiliyor. Hatta iki ülke arasındaki spor müsabakalarına bile bu durum yansıdı. Gene de “her şey durdu” gibi bir algı kesinlikle ortaya çıkmamalı. Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafya bu tür durumların neredeyse hiç sonlanmadığı bir bölge ve bu tür zorlukların başgöstermesi de olağan. Bölgemize; bir an önce ve tüm komşularımız için barış gelmesi, bu sıkıntıların bir an önce bitmesi temennisiyle…

 

Futbolda para mutluluk getiriyor mu?

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

“Endüstriyel Futbol” dilimize yerleştiğinden bu yana, kulüpleri belli finansal kriterlere göre sıralamak popüler hale geldi. Bu yazımda benzer bir şeyi, daha farklı bir pencereden yapacağım, hedefim o çok merak edilen “Zengin kulüp, her zaman başarılı kulüp müdür?” sorusunu yanıtlamak. Öncelikle tahmin edebileceğiniz gibi, belli bir seviyede müşterek ya da ilişkili kriterlere dayandıkları için, listeler farklı da olsa; neticeleri benzeşiyor. Baz aldığım 4 farklı liste, bu alanda en itibar görenler. Ayrıca beşinci bir listeden daha faydalanıyorum. O da sportif anlamdaki başarıya göre oluşturulan UEFA sıralaması. Bugün artık futbolla yakından alakalı olmayanlarımız bile çok iyi biliyor ki, bu sektördeki bütçeler inanılmaz. Belki de daha az bildiğimiz, bu alanda “yatırımların geri dönüşü”.  Tabii ki bu sektörde ölçüt sürdürülebilir sportif başarı. Bu sebeple arada ne düzeyde bir ilişki olduğunu ortaya koyabilmek de önem taşıyor. Peki hangi listelerden faydalandım?

1.İlki UEFA Sıralaması (UEFA Team Rankings): En basit anlamda son 5 seneye ilişkin UEFA takım katsayılarını alarak hesaplanıyor. Bu katsayılar da, elde edilen puanlara, o takımı ülkesinin genel katsayısının %20’si eklenerek elde ediliyor.

2.İkincisi artık bir klasik haline gelmiş olan Deloitte Futbol Para Ligi (Deloitte Football Money League): Sektörde herkesin ilk başvurduğu referans olan bu listede, futbol kulüpleri gelirlerine göre sıralanıyor. Bu gelirler de 3 ana kategoride sınıflanıyor: Maç Günü, Yayın ve Ticari. Bu araştırmamda 16. sayı olan Ocak 2013 listesini baz aldım.

3. Üçüncüsü Forbes Futbol Zenginler Listesi (Forbes Football Rich List): Bu sıralama için kriter, kulüplerin geçmişteki işlemleri, piyasa değerleri, borçları, stadyum gibi varlıkları üzerinden hesaplanan değerleri. Forbes bu listeyi 2007 yılından beri yayınlıyor.

4.Dördüncüsü Transfermarkt Kadro Değerleri (Transfermarkt’s Squad Value): Bu listenin mantığı, takımda yer alan oyuncuların piyasa değerlerinin toplanması sonucu ortaya çıkan toplam kadro değeri.  (2013 yılındaki durumu yansıtıyor)

5.Son listemiz ise Brand Finance’s Football 50. Dünyanın en değerli futbol markalarını sıralıyor. Liste pazar payı, büyüme ve şirket finansalları gibi erişilebilir piyasa değerlerini baz alıyor. Dikkate aldığı kaynaklardan biri de Deloitte Futbol Para Ligi ancak başka kriterler de işin içinde olduğu için listeler farklılaşıyor.

Özellikle altını çizmek istediğim bir kaç nokta var: Sıralamalar sürekli değiştiği ve içerisinde bulunduğumuz sezon henüz sonuçlanmadığından; elimde bazıları için daha güncelleri de olsa; 2013 verisi veya 2012/13 sezon sonu verilerini dikkate aldım. Ayrıca tüm sıralamalar aynı sayıda kulübü kapsamıyor. Bu sebeple ortak paydayı 30 olarak alım. Tek istisna sadece 20 kulübü sıralayan Forbes. Aslında ana listesinde Deloitte da ilk 20 kulübü sıralıyor ama “Clubs Immediately Below The Money League Top 20”, başlığı ile ilk 20’yi takip eden 11 kulübü daha ayrıca listeliyor. UEFA Takım Sıralaması doğal olarak sadece Avrupa Kulüplerini kapsıyor. Diğer tüm listeler ise uluslararası. Ancak zaten bu listeler de neredeyse tamamıyle Avrupa Kulüpleri tarafından domine ediliyor.

-Para saadet getiriyor mu?

Tüm 4 “finansal” listede, “Büyük 5’ler” (İngiltere, İspanya, Almanya, İtalya ve Fransa) ön plana çıkıyor. Bu ülkelerin dördünden 12 takım, 5 listenin her birinde yer almayı başarmış. Bunların yarısı İngiliz (Manchester United, Chelsea, Arsenal, Liverpool, Manchester City ve Tottenham Hotspur). İtalya’dan 3 (AC Milan, Internazionale, Juventus), İspanya’dan 2 (FC Barcelona, Real Madrid) ve Almanya’dan da 1 kulüp (Bayern Munich) var. Brezilya’dan Corinthians, Avrupa’dan olmayıp da bu listelerde boy gösterebilen yegane kulüp. “Sportif başarı” ile neyi kast ediyoruz?

Tabii ki mücadele ettiği ligi şampiyon bitirmek ya da üst sıralarda yer almak; ulusal kupaları müzesine götürebilmek; Avrupa Kupalarında şampiyonluk elde etmek veya finallere; üst turlara kalmak. En ideali de; hem kendi liginde; hem de Avrupa Kupalarında başarı elde ediyor olmak ve bu başarının birkaç sezonla sınırlı kalmaması; sürdürülebilir olması. Diğer bir tabirle; “kupalara abone olunması”. Burada çapıcı bir örnek vermek istiyorum: 2011/12 Bundesliga şampiyonu ve 2012/13 sezonunda hem Bundesliga’da, hem de Şampiyonlar Liginde olan Borussia Dortmund; tüm finansal listelerde kendine yer bulmasına karşın; Mayıs 2013 itibariyle UEFA Takım Sıralamasında ilk 30’da yoktu. (Kılpayı kaçırıyor: 31. sırada)

Madem Borussia Dortmund ile başladık; Alman takımları ile devam edelim. Gelirlerine, varlıklarına bakıldığında gayet iyi durumdalar. Gelin görün ki; UEFA İlk 30’da Bayern dışında bir tek Schalke 04 var. Ya da İngiltere’den farklı iki farklı örneği ele alalım: Manchester City ilki. Uzun yıllar sonra şampiyonluk yaşamış olan mavi beyazlılar; maddi varlığa ilişkin tüm listelerde de ilk 10’da yer alıyor. Ancak UEFA sıralamasında ancak 22. sırada. Diğeri ise Tottenham Hotspur. Yukarıda saydığımız diğer 5 İngiliz kulübünden farklı olarak, ne ülkelerinde; ne de Avrupa arenasında öyle çok kayda değer bir başarıları yok. Ancak son 4 sezonun hepsinde Premier League’i ya 4. bitirdiler, ya da 5. sırada. Dolayısıyla zaten varlıklı olan Londra temsilcisinin hem kasası doldu; hem de çok üstlerde olmasa da kendine UEFA İlk 30’da yer buldu. Benzer bir yorumu İspanya’nın Valencia kulübü için de yapabiliriz. Avrupa’da eski günlerini aratmalarına rağmen; La Liga’da geçen sezonun 5.si, ondan önceki üç sezonun ise 3.sü oldular. Daha o kadar çok örnek var ki…

Finansal bazlı listelerdeki genel Büyük 5’ler üstünlüğüne rağmen, UEFA Takımlar Sıralamasında üç ülke daha söz sahibi: Portekiz, Ukrayna ve Rusya. Bu üç ülkenin göze çarptığı bir diğer liste ise Transfermarkt Kadro Değerleri sıralaması. Eğer bu sportif başarıları devam ederse, çok yakında bu ülkelerin takımlarını diğer sıralamalarda da daha sık göreceğiz. Zaten Benfica ve Porto bu listelerin de yabancısı değil. Ülkemiz açısından bakarsak; finansal listelerin üçünde belli bir ölçüde takımlarımız yer alıyor olsalar da; ne yazık ki UEFA İlk 30’da takımımız yok. Hatırı sayılır düzeyde istisnai örneklere rastlıyor olsak da; evet… Futbolda para başarı yani saadet getiriyor. Ve tabii ki başarı da daha fazla parayı…

Ev alma komşu al: Türkiye’nin komşuları ile ekonomik ilişkileri

25 Oct

Bugün dünyanın hangi ülkesine baksak ticari ilişkilerde aslan payı komşuların veya en azından bölgesel ağırlıklı… Avrupa Birliği’nin 6. büyük ticari ortağı olan ülkemiz de, son yıllarda yakın coğrafyaya daha fazla odaklandı. Diğer taraftan etrafımız adeta bir ateş çemberi. Hem ülkelerin içlerinde çatışmalar; hem de başka ülkeler ile olan anlaşmazlıkları söz konusu.

Bazılarında ise sorun daha çok ekonomik kriz ya da en azından durgunluk. Hal böyle olunca da Türkiye ve komşuları ile olan ticari ilişkilerini mercek altına yatırmakta fayda gördüm. Analizimi bölgeye yaymak yerine komşularımızla sınırlı tuttum zira Türkiye için “Bölge” parantezini açtığımızda, herhalde rahatlıkla 30-35 ülkeyi içine sığdırırız. Ancak sadece kara komşularımızı değil; Karadeniz’i paylaştığımız 3 komşumuzu da işin içine kattım. Gelin ortaya çıkan tabloya birlikte bir göz atalım…

-Ezeli Rekabet, Ebedi Ticaret

Komşularla dostane ilişkiler önemli ve tabii ki bu ekonomik ilişkilere de olumlu bir şekilde yansıyor, bunun da barışa katkısı oluyor. Öncelikle Dış Ticaret ile başlamak istiyorum. 11 komşumuzla olan rakam, Türkiye’nin 2013’teki toplam hacminin çeyreğini oluşturuyor. AB, Çin, Japonya, ABD, S. Arabistan ve Körfez Ülkeleri, G.Kore gibi ülkelerin de varlığını düşündüğümüzde; toplamdaki pay olarak aslında azımsanmayacak bir rakam. Bir de tabii ki şöyle bir gerçek var: Bu ülkelerden sadece bir tanesinin ekonomisi bizimkinden daha büyük. O da Rusya…

Şimdi bu resimde biraz daha seçici davranalım ve sadece ithalat kısmına, onun da petrol-doğal gaz özeline bir göz atalım. İşte bu noktada resim tamamen değişiyor. Komşularımızın payı toplamın dörtte üçünden fazla. Buna elektrik ithalatını da ekliyor olsaydık %80 civarı bir rakamdan bahsedecektik. Tam da küresel enerji havzalarının ortasında kalan (ancak kendisi bu konuda aynı derecede şanslı olmayan) bir ülke için şaşılacak bir durum değil. Enerji konusunda komşulara göbekten bağlıyız.

Bugün milyarlarca dolarlık bir pazar olan ve ödemeler dengesi açısından kritik bir yer tutan turizmde ise daha da sıkı ilişkiler göze çarpıyor. Dünyanın en çok ziyaret edilen 6. ülkesi olan ve yurtdışına gittikçe daha fazla turist gönderen Türkiye’nin 2013’de ağırladığı turistte ilk 10’unda 5 komşusu; gönderdiği turistte ise 7 komşusu yer alıyor. Üstelik bu listelerde bir zamanlar en önlerde olan Suriye’nin şu anki durumu nedeniyle yer almadığını da belirtmek isterim. AB, Körfez Ülkeleri ve ABD gibi önemli turist giriş – çıkışlarımız olan ülkelere rağmen toplamda komşuların payı %35’i geçmiş durumda.

Çevremiz ile olan ilişkilerimiz sadece bunlarla da sınırlı değil. Geçtiğimiz yıl yurtdışından gelen doğrudan yabancı yatırımlara baktığımızda da; yurtdışında Türk firmalarının 2013’de aldığı müteahhitlik projelerinin değerlerini incelediğimizde de azımsanmayacak büyüklüklerle karşılaşıyoruz. Bilhassa Rusya ve Azerbaycan dikkat çekiyor. Zaten bu iki ülkeye İran ve Irak’ı da ekleyin; alın size Türkiye’nin 11 komşusu içerisinden çıkan kare as…

-Yarın bize neler getirecek?

Paylaştığım tüm bu rakamların komşularla olan ticari ilişkilerin Türkiye için ne ifade ettiği hakkında net bir resim ortaya koyduğunu düşünüyorum. Bunlara bizim yurtdışındaki doğrudan yabancı yatırımlarımız; iş gücü hareketliliği göstergeler de eklenebilir. İşte bu noktada gelin bir de çevremizdeki durumu bir hatırlayalım: Irak, Suriye ve Ukrayna’da iç çatışmalar ne yazık ki zirve yapmış durumda. İran deseniz çok sıkı bir uluslararası ambargo altında. Azerbaycan ile Ermenistan arasında uzun süredir devam eden bir anlaşmazlık söz konusu. Ayrıca Türkiye, Ermenistan’a ambargo uyguluyor. Ukrayna ile Rusya arasında son yaşanan anlaşmazlığı biliyorsunuz. Yakın zamanda Gürcistan ile Rusya arasında da… Balkanlardaki komşularımız Yunanistan, Bulgaristan ve Romanya ise yukarıdaki gibi çatışmalar olmasa da; ekonomik durgunluğun üstesinden gelmeye çalışıyorlar. İki kere iki dört… Jeopolitiği ekonomiden soyutlamak imkansız. Önümüzdeki yıllarda çevremizde oluşacak barış ortamı ve ekonomik istikrar; yukarıda gördüğünüz rakamları kuşkusuz daha yukarılara taşıyacaktır. Gene de uluslararası ticaretin her alanında, tüm yumurtaları aynı sepete koymadığımız çeşitlendirme politikalarının Türkiye için daha hayırlı olacağına dair bu aldığımız ilk mesaj değil. 6 sene önce küresel ekonomik fırtınaya yakalandığımızda, rotayı AB ülkelerinden bölgemize çevirmiştik. O zamanlar komşularımız can simidiydi. Dalgalar, hatta tsunamiler her an her yerde; o ya da bu sebepten karşımıza çıkabilir. İyisi mi biz bol bol, boy boy can simidi bulunduralım…

CFO için 2023 falı: Yakın gelecekte nasıl bir finans fonksiyonu bizi bekliyor?

25 Oct

Yakın gelecekte CFO’ları ve şirketlerini büyük bir dönüşüm bekliyor. Milat olarak sembolik bir şekilde Cumhuriyetimizin 100. yılını aldım. Tezim; aşağıdaki radikal gelişmelerin en azından belli bir düzeyde yaşanabileceği yönünde:

1. Yapay zeka, finans çalışanlarının yerini alabilir mi?

Son zamanlarda hep işlemsel finans süreçlerinin maksimum düzeyde teknoloji yordamı ile yürütülmesi; böylelikle artan zamanın ve kaynakların analiz – karar verme gibi daha katma değerli; stratejik boyutu daha yüksek finans süreçlerine yönelmesinden bahsediliyor. Neredeyse tüm CFO’lar ve bizzat ben; sık sık bunu dile getirmiş durumdayız. Çünkü gerçekten de bugünkü tablo bunu söylüyor. Peki ya yarın? Ya da teknolojinin finans fonksiyonu için araladığı tek kapı bu mu? Gelecekte sadece işlemsel değil; stratejik finansın da büyük ölçüde teknoloji ile çözüleceğine inanıyorum. Kendi kendine karar verebilen; insana çok az alan bırakan; bir nevi yapay zekaya sahip son derece ileri analitik kabiliyetlerle donanmış ve kurumdaki tüm süreçler ile inanılmaz derecede otomatize bir şekilde entegre olmuş finans fonksiyonları bizi bekliyor olacak. Bugün e-uygulamalar, bulut, analitik, büyük veri, mobilite gibi kapılardan içeri girdik. Ancak bu daha hiçbir şey. Kendi kendine analiz – denetim ve kontrol – dinamik modelleme – senaryo bazlı karar – hatta oyun teorisi gibi işlemleri yapabilen bir mekanizma düşünün… Bu durumda daha az ancak daha da nitelikli finans kaynaklarını arıyor olma ihtimalimiz var. Bilhassa bu yapay mega-zekaları yönetebilecek bireysel zeka ve kabiliyetlere… Ülkelerin gelişmişlik düzeylerine göre, bu deneyimi farklı dönemlerde yaşamaları son derece olası. Bu nedenle sürecin hemen hemen tüm benzer alanlarda olduğu gibi sınırlı sayıda ülkede başlayacağını düşünüyorum. Ayrıca şirketin büyüklüğü, sektörü vb. faktörlerin de etkili olacağını unutmamak gerek. Bunlar olurken sadece kurumların kendileri etkilenmeyecek. Özellikle e-uygulamaların kapsama alanı yaygınlaştıkça; bankalar – diğer finansal kuruluşlar, düzenleyici ve denetleyici kamu kurumları, bağımsız denetçiler, müşteriler, tedarikçiler, iş ortakları, iştirakler, altyapımcı ve altyükleniciler ile bugünkü ilişkilerin hem kapsamı; hem de şekilleri kökten değişecek.

2. İlginç bir senaryo: Finans departmanının kaçınılmaz asimilasyonu

Peki bu derece radikal bir teknoloji tabanlı dönüşüm mali işler için ne ifade eder? Bunu irdelemeden önce; sık sık “Sistem” ve “Teknoloji” kelimelerinin gölgesinde kalan bir unsura daha dikkat çekmek istiyorum: Veri… Bunu daha şık hale getirmek için “bilgi” de diyebiliriz; ya da alternatif olarak daha da sofistike bir tanım arıyorsak “Kurumsal Zeka” da. Sonuçta bu geri planda kalmışlığın bir nedeni sistem ve verinin artık birer yapışık ikiz haline gelmiş olmaları. Sistem veri ile beslenir, veri sistem ile beslenir. Bu kadar net…

Gelelim sorumuzun yanıtına: Türkiye’de halen çok yaygın olmasa da; bazı kurumlarda işlemsel finans süreçlerinin dış kaynak sağlayıcı (outsourcing) firmalarına emanet edildiğini uzun bir süredir görmekteyiz. Öte yandan mali işlerin diğer fonksiyonların “iş ortağı” olarak; gittikçe daha fazla onlarla iç içe çalışmaya başladığını da biliyoruz. Zaten süreçler arasındaki çizgiler de tamamen sanal. O yüzden sık sık, süreçlerden değil; aşağıdaki gibi bir çok farklı departman, rol ve süreci içerisinde barındıran uçtan uca döngünlerden bahsetmekteyiz: Satın Almadan Ödemeye, Siparişten Tahsilatı gibi… Yani mali işler ile diğer tüm süreçler son derece geçişken. Eğer bu iç içe çalışma şekli, bu entegre iş yapış modeli üstün bir teknoloji ve doğru “veri krallığı” ile de desteklenirse; ayrıca hatta tıpkı finans profesyonellerinin diğer süreçleri öğrendiği gibi; diğer süreç sahipleri de finans yetkinliklerini daha fazla geliştirirse; akla ister istemez şu soru geliyor: Acaba finans fonksiyonu, diğer fonksiyonlar tarafından yutulabilir mi? Bu bir hayli ilginç bir gelişme olur. Çünkü bugüne kadar daha ziyade bunun tersini tecrübe ettik. Yani gittikçe alanını genişleten; başka birimlerdeki bazı süreçleri sahiplenen bir finans fonksiyonu… Bu trendin devam etmesi mümkün. En azından bir süre daha… Diğer yandan, tam tersine dönmesi; faaliyet modeli, kültür, süreçler, organizasyon yapısı, rol ve sorumluklar, yetkilendirme gibi kurumsal alet çantasında her ne varsa; hepsine dokunacak son derece sarsıcı bir dönüşüm olur. Bu tarz bir değişim topyekün yaşanmasa da; kısmen yaşanabilir. Ama başka seçenekler de var. Örneğin x’in y’yi; y’nin x’i “yuttuğu” bir modelden ziyade fonksiyonların birleştiği, hatta bunun sonucu olarak bizim anladığımız anlamda fonksiyonel organizasyonel yapıların tarihe karıştığı bir yapı. Yani diğer süreçler ve finansın tek vücut olduğu. Tabii ki her zaman olduğu gibi, her şirket kendi yolunu seçecek.

3.“Sınır ötesi finansçılar”a her yerde ekmek var

Belki ilk değindiğim konu, finans alanında kariyer yapan profesyoneller için bir ölçüde risk tarafı fırsat tarafına göre daha ağır basan bir tablo oluşturmuş olabilir. Ancak fırsatın ön plana çıktığı ve hem daha yakın gelecekte şahit olacağımızı düşündüğüm; hem de farklı ülkelere daha hızlı yayılabilecek gelişmeler de var. Bunların başında “finansçıların küresel ölçekte mobilitesi” geliyor. Yani bu alanda kariyer yapan insanların, yerkürenin her bir köşesinde iş bulma fırsatlarının artacak olması. Bu zaten başlamış bir oluşum. Ancak öylesine bir hızlanma ve yayılma potansiyeli var ki; karşımıza çıkacak tablo hepimizi şaşırtabilir. Bunun altında yatan sebepler belli: Küreselleşme, ticaret blokları, çok uluslu dev şirketler vesaire… Tabii ki sebepler tek başına yeterli değil. Koşulların da bunu desteklemesi gerekiyor, özellikle de “insanı ilgilendiren” koşulların. Nitekim destekliyor da:
1.UFRS’nin dünyada artık “mali raporlamanın ortak dili” haline gelmiş olması,
2.Neredeyse her profesyonelin başta İngilizce olmak üzere, yabancı dil konusunda kendilerini geliştirmiş olmaları; hatta ikinci bir geçerli dilde de yetkinleşmeleri,
3.Kullanılan sistemlerde tercihlerin bir avuç yazılım üzerine odaklanmış olması,
4.Daha üniversite çağından itibaren, ileride finans alanında kariyer yapacak olan gençlerin farklı ülkelerde eğitimlerine başlamaları; yüksek lisansta bu tercihin zirve yapması,
5.Çok uluslu şirketler için rotasyonun artık son derece standart bir uygulama haline gelmiş olması,
6.Dünyanın artık tek bir büyük pazar haline gelmiş olması sonucu her kademede iş gücü arbitrajının değerlendirilmesi gereken bir seçenek olarak masada bulunması,
7.Global ve bölgesel finans merkezlerinin sayılarındaki artış ve bu merkezlerin farklı ülkelerden profesyonelleri bulundukları yere çekiyor olmaları.
İşte bu koşullar altında ortak finans dili, birbirlerine yakınlaşmış mevzuatlar, artan cazip iş imkanları – deneyimler, müşterek teknolojik platformlar, kültür ithal-ihracı ile birlikte artık herkes, her yerde olacak. Bu nedenle kariyer planlaması yapılırken; özgeçmişler hazırlanırken hep bu gerçekleri aklımızın bir köşesinde tutmakta fayda var.

4. Alışılmadık bir yetkinlik seti: CFO’lara beşinci şapka mı geliyor? Her finansçı aynı zamanda bir bilgi sistemleri uzmanı mı olacak? Ve daha birçok soru…

Geleceğe damgasını vuracak gelişmeler yapay finans zekası, mali işlerin asimilasyonu (ya da tam tersi), birleşen organizasyon veya iş gücü hareketliliği ile de sınırlı değil. Deloitte’un CFO’larla ilgili yayınlarını takip edenler yakından bilirler. CFO’nun dört farklı şapkası (ana rolü) vardır: Operatör, Muhafız, Katalizör ve Stratejist. Bunlara, özellikle büyük firmalarda bir beşincisinin daha ekleneceğini söyleyebilirim: Ekonomist! Hem dünyada, hem de Türkiye’de; yıllardır niçin birçok ekonomi bölümü öğrencisinin kariyer olarak finansı seçtiğini sorgular dururdum. Yeni mezunlar için artık bunu sorgulamayacağım. Ancak bunun sebebi pes etmem değil. Sebep, zamanın değişmiş olması. Zira günümüzde kanımca “ekonomiyi kapsamlı ve derin bir şekilde okuyamayan” bir finansçı; iyi bir finansçı olamaz. Bunu da bir CFO hem kendi ülkesi; hem de küresel; hem makro, hem de mikro bazda yapabilmeli. Ayrıca madem ısrarla modelleme, yapay zekayı da yönetecek bir zeka vb. söylemlerde bulunmaktayım; o halde her iktisat müfredatının değişmez bir dersi olan ekonometriye de gönderme yapmamak olmaz. Çünkü bu da yetkinlik kümesinde olmalı. Risk Yönetimi, Strateji, Yatırımcı İlişkileri, Global Genişleme, Uluslararası Yatırımlar ve Ticaret, Sektör, Kurum Değeri, Finansal Piyasalar, Büyüme, Ekonomik Kriz, Fizibilite gibi kelimelerin en az bir tanesini gayet bonkör bir şekilde her cümlede CFO kelimesinin yanında kullanmanın alışageldik bir durum olduğu düşünülürse; bu argumanımın altında yatan faktörler de kolayca anlaşılacaktır diye düşünüyorum.

Tabii tüm bunlara değinirken; çokuluslu dev firmalar başta olmak üzere; çoğu büyük firmada artık “Baş Ekonomist”şeklinde kadrolara yer verildiğini deneyimlemekteyiz. Yarı-iç danışman kıvamındaki bu rolü; kah bakmışsınız “Stratejik Planlama ve İş Geliştirme” departmanı üstlenmiş; kah bakmışsınız dışarıdan profesyonellerden (daha çok üniversite hocaları) tarafından destek alınıyor. “Finansın bu görevi üstlendiği olmuyor mu?” derseniz; o da oluyor tabii. Ancak önümüzdeki yıllarda bu o kadar doğal bir şekilde mali işlere emanet edilecek ki; bu değişimin nasıl olduğunu fark etmeyeceğiz bile. Hatta bu değişim sonucunda; finansın bazı diğer rolleri daha geri planda bile kalacak.

Ayrı bir “şapka” olarak tariflemeyelim ancak finansçıların bilgi sistemleri konusundaki yetkinliklerinin de; teknolojiyi doğru şekilde yönlendirmek ve uygulamak adına daha fazla gelişmek durumunda olacağı bir döneme giriyoruz. Yukarıda daha önce değinmiş olduğum teknolojik dönüşüm; bunu da beraberinde getirecek.
Bakalım bu tahminlerim 2023 yılına geldiğimizde, hangi ülkelerde, hangi sektörlerde, hangi şirketlerde, ne ölçüde gerçekleşecek…

Londra – Paris – New York – Milan: Out, İstanbul – Bangkok – Dubai – Moskova: In

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Dünyada bir zamanlar şehir devletleri ekonomik, siyasi, askeri, sosyal yani her açıdan oldukça güçlü konumdaydı. Daha sonra imparatorluklar ve üniter devletler sahneye çıktı. Günümüzde ise şehirler tekrar ön planda. Aslında merkezi yönetimlerin en fazla söz sahibi olduğu dönemlerde bile dünyada belli başlı kentler ihtişamlarından, ticari önemlerinden bir şey kaybetmediler. Peki o halde değişen ne?

Nasıl ki artık gelişmiş ekonomiler ile gelişmekte olan ekonomiler arasında daha dengeli bir paylaşım söz konusu ise, bu ülkelerdeki şehirler arasında da benzer bir duruma rastlamaktayız. Yani artık sadece “Londra – Paris – New York – Milano” döneminde yaşamıyoruz. Bence bundan böyle “Bangkok – Dubai – İstanbul – Moskova”  dörtlüsü ön planda olacak. Her yerde bu şehirleri duyuyor ve konuşuyor olacağız. Zaten her biri birer “marka şehir”. Dünyada aklınıza ne kadar sıralama varsa koşar adım tepelere tırmanıyorlar. Ekonomik açıldığından bakıldığında GSMH’laları, birçok ülkeninkinden daha büyük. Üstelik komşu illeri yani hinterlandları da işin içine katıyor olsak, çok daha etkileyici bir tablo ortaya çıkıyor. Diğer yandan gelişmiş ülke ve gelişmekte olan ülke arasındaki bazı temel farkları “Dünya Yaşanabilirlik Endeksi-EIU” gibi bir sıralamayı baz alınca hemen fark ediyor insan. Ama burada da makas daralıyor, fark kapanıyor.

Peki önerdiğim listede niçin bir Pekin, Şangay, Seul, Mumbai, Jakarta; ya da örneğin bir Mexico City, Johannesburg yok?

Öncelikle favori dört şehrimin hepsinin aynı iki kıtadan olduğunu fark etmişsinizdir. Hatta Türkiye ve Rusya’nın birer Avrasya ülkesi olduğu gerçeğinden hareketle; oldukça Asya eksenli bir seçki bu. Bu bakış açısı ile Çin, Hindistan, Kore ve Endonezya şehirlerini de listeye alabilirdim. Ancak artık Çin, Hindistan ve Kore’yi “ayrı bir gezegen” olarak değerlendirmemiz gerekiyor. Endonezya ise ülke olarak oldukça önemli bir konumda ancak Jakarta şehir olarak kendini çok ön plana çıkarabilmiş değil. Diğer taraftan Mexico City ve Johannesburg, belki de coğrafi olarak konumlarının dünyadan bir ölçüde izole olmaları sebebiyle bazı konularda daha geri planda kalıyorlar.

İstanbul, birçok sorununa rağmen gene de Türkiye’nin yıldızı, gururu. Paha biçilmez bir mücevher. Zaten bu sorunlar neredeyse bu dört şehrin hepsinde ve dünya metropollerinin büyük çoğunluğunda var. (Trafik, göç alma, hava kirliliği, diğer ekolojik problemler, güvenlik vs.) Bangkok’a 2, Dubai’ye 3, Moskova’ya 5 kez gitme şansım oldum. Zaten yaşadığım şehir de İstanbul. Böyle olunca, masa başı araştırmasından öte bireysel deneyimleme şansım da oldu. Belli başlı kriterlere göre bu dört şehri kıyasladım. Aslında bakılabilecek bir çok kriter var. İklim, Coğrafi Konum, Kültürel Miras, Global Kimlik ilk aklıma gelenler… Gene de ben popüler ve genel kabul görmüş bazı sıralamalara itibar ettim.

Tabii bu şehirler arasında kıyasıya bir rekabet yaşanıyor. Özellikle coğrafi olarak birbirlerine yakın sayılabilecek Moskova, İstanbul ve Dubai bir anlamda bölgesel liderliğe de oynuyorlar. Bangkok ise birçok açıdan daha farklı bir kent deneyimi sunuyor. Bu yarış aklınıza gelecek her platformda kendin hissettiriyor: “Küresel-Bölgesel Finans Merkezi” olmak; çokuluslu şirketlerin yönetim merkezi haline gelmek; dev spor – sanat – bilim organizasyonlarına ev sahipliği yapmak; mega bayındırlık projeleri, milli havayolu şirketlerinin de baş aktörlüğü ile uluslararası hub olarak konumlanmak; lojistik merkezi olarak ön plana çıkmak; yabancılara da hitap eden dev ve prestijli gayrimenkul projelerini arz etmek; daha fazla turist; daha fazla doğrudan yabancı yatırım, daha fazla sıcak para çekmek… Ben bu zorlu yarışta İstanbul’un burun farkı ile de olsa ön plana çıkacağına inanıyorum.

Kuveyt, BAE, Katar… Körfezin rüzgarı nereye kadar?

25 Oct

Ortadoğu denilince biz hemen komşularımız ve onların komşularına odaklanıyoruz. Ama azıcık daha güneyde, dünya yeniden kuruluyor. Peki ama ne kadar farkındayız? Kuveyt, BAE, Katar’ın yakın dönemde yaşadıkları dönüşüm, gösterdikleri performans oldukça dikkat çekici. Kuveyt’te projeleri olan bir inşaat firması, Dubai’yi görmeye giden bir turist, Katar’da yapılacak Dünya Kupası’ndan haberdar bir futbolsever kuşkusuz biraz daha farkındadır bu değişimin.

Bu ülkeler ne yaptılar derseniz, yanıt öncelikle sağlam bir strateji ve “master dizayn”. Basit sentezler… Sosyo-ekonomik eksende biraz geleneksel, biraz liberal. Dışarıya açılan ve bir yandan da belli ölçüde içine kapanık. Gelişmiş ülkelerden beyin göçü, dar gelirli ekonomilerden iş gücü tedariğinin yerellerle karışımı ile heterojenleşmiş bir demografik yapı.  “Şehir devleti” anlayışının postmodern yorumu. Biraz Adam Smith, biraz Jack Welch karışımı rekabetçilik anlayışı. Biraz birbirleri ile yarış, biraz GCC çatısı altında işbirliği. Hem birbirlerini öykünme, yeri geldiğinde de farklı bir yol çizme…

Şimdi biraz rakamlara çevirelim gözümüzü ve bakalım bize ne anlatıyorlar:

Dünya Sırası BAE Katar Kuveyt
Kişi Başına Milli Gelir (Dünya Bankası, 2012-3, SGP) 7 1 3
Rekabetçilik Sıralaması (2013-4) 19 13 36
Petrol Rezervleri (2012) 6 12 7
Doğalgaz Rezervleri (2012) 17 3 19
Göçmenlerin Toplam Nüfusa Oranı 1 2 3
Nüfus Artışı (2000 – 2010) 2 1 7

Bir kere bu ülkelerin en büyük sorunu “küçük nüfus”a sahip olmalarıydı. Ama tablodan da anladığımız üzere bu konu artık aşılıyor gözüküyor. Bunun temelinde de inanılmaz oranda başka ülkelerden göç almaları yatıyor. “Göçmenlerin Toplam Nüfusa Oranı” açısından baktığımızda, dünyada ilk üç sırada bu üç ülke var. Bunun tetiklemesiyle de yakın zamandaki nüfus artışında da gene en ön sıralardalar. Bu tabloda paylaşmadığım ilginç birkaç ilginç bilgiyi de aktarayım: “Çalışan Nüfusun Toplam Nüfusa Oranı” ve “Erkek Nüfusun Çalışan Nüfustaki Payı” gibi demografik göstergelerde de çok ön sıradalar. Bunun başlıca sebebi her birinin adeta en baştan inşaa ediliyor olması. Taahhüt sektörü almış başını yürümüş durumda. Bizim müteahhitlerimiz de bu pastadan paylarını alıyorlar. Ayrıca hizmet sektöründeki artan işgücü gereksinimini de unutmamalıyız. Başta Güney Doğu Asya ülkeleri ve diğer Arap ülkelerinden olmak üzere, elverişli koşullarda işgücüne erişimleri var. Batılı ülkelerden çalışmaya veya yaşamaya gelip yerleşenler ise, tüketim eksenli yaşam tarzları ile iç talebe önemli bir canlılık getiriyorlar.

Zaten körfez ekonomilerinde doğal kaynakların getirdiği zenginlik hat safhada. Kişi başına milli gelir dudak uçuklatıyor. Nitekim “küçük nüfus + büyük doğal kaynak = büyük refah” formülü geçerli. Dünya petrol ve doğalgaz rezervlerinin ciddi bir kısmının üzerinde bu üçlü oturuyor. Ülkemizde ne yazık ki eksik kalan bir bilgi ve bunun üzerine kurulu yanlış algılar söz konusu: “Dubai’de petrol yok”. Doğrudur ama Dubai, BAE’nin bir parçası ve merak etmeyin, BAE’de oldukça fazla petrol var… Ve BAE sadece Dubai’den ibaret değil. Dubai kuşkusuz çok önemli bir marka. Öte yandan Emirliklerin başkenti Abu Dhabi’deki ve diğer emirliklerdeki – şehirlerdeki  (örnek: Sharjah) başdöndürücü gelişime dikkatinizi çekmek isterim.

Petrol ve Doğalgaz bittiğinde…

Bunun olmasına daha çok var diyebilirim. Ama bir gün gelecek, bitecek tabii ki. Zaten ülkeleri idare edenlerin tüm hazırlıkları da o zamanlar için. Şu anda GSMH’larının ciddi kısımlarını petrol ve doğalgaz gelirleri oluşturuyor. Onlar da daha dengeli bir dağılım için çaba sarf ediyorlar. “Neden bir Singapur veya Hong-Kong olmayalım? Onlarda doğal kaynak mı var? Hatta yeteri kadar arazi bile yok”. İşte her şey bu söylemler ile tetikleniyor. Bu yüzden hizmet, turizm, bilgi teknolojileri, ulaşım, medya, inşaat, gayrimenkul hatta üretim sektörü bu kadar teşvik ediliyor. Bu sebeple bankacılık, islami finans ve ticaretin ekonomideki payı her geçen gün daha da arttırılıyor. Dünya şehri, dünya havayolu, dünya tatil merkezi, dünya markası olmak… İnsan, para, ticari mal, bilgi trafiğini en yoğun hale getirmek… Teşvikler, vergi ve mevzuat avantajları ile küresel yatırımlar için en uygun iklimi yaratmak…

Uzak Komşularımıza Yakın Durmak

Görülüyor ki “Uzak Komşularımız”ın attıkları doğru ve akıllı adımlar var. Ve tabii ki rekabet etmek için de, işbirliği geliştirmek için de birçok yerinde sebep. İnşaat alanında daha ön plana çıkan, bazen gayrimenkul yatırımları ile hareketlenen ikili ticari ilişkilerin çok daha ileriye götürülmesi hem tarafların ekonomik menfaatleri, hem de bölgesel barış için yerinde olacaktır. Dış Ticaret, Turizm, Doğrudan Yatırımlarda yükselen çıtayı daha da yukarılara koymalıyız.  “Körfez Sermayesi”nin Boğaz’a; “Boğaz Sermayesi”nin de Körfez’e doğru esme vakti geldi…