Yunanistan’ın en iyi komşusu: Türkiye

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Son seçimler sonrası Yunanistan tabir yerindeyse moda ülke. Bizde de hakkında çok şey yazılıyor çiziliyor. Ben de farklı bir pencere açmak istedim.Öncelikle dış ticaret ile başlayalım. Yunanistan’ın ithalatında ilk 5’te yer alan ülkelerin 3 tanesi Avrupa Birliği’nden değil. Bu enerji ithalatı sebebiyle ve Çin gerçeği varken anlaşılır bir şey. İhracatında ise böyle bir durum söz konusu olmadığından ilk beşin dört tanesi AB ülkesi. Ama ilk sırada başka bir ülke var. Şimdi sıkı durun: Sizce Yunanistan’ın en çok ihraç yaptığı ve AB dışında yer alan bu ülke hangisi? ABD mi? Rusya mı? Çin mi? Sizi daha fazla yormayayım. Hiçbiri değil, doğru cevap: Türkiye! Toplam ihracatın içindeki payı da %11…

İşsizliğin çok yüksek olduğu, iç pazarın her sene daraldığı bir ortamda dış pazarların önemi daha da artar. Bu yüzden paylaştığım istatistik son derece dikkat çekici. Yunanistan, Türkiye’nin en çok ithalat yaptığı 14. ülke. Bu ezelden beri böyle miydi diye merak edecek olursanız, küresel krizin patlak verdiği 2008 rakamları ile mukayese edildiğinde, şu anda Yunanistan Türkiye’ye olan ihracatını tam dört kat arttırmış durumda. Ya da başka bir örnek vermek gerekirse, suyun öte yanından olan alımlarımız Japonya’dan veya Hollanda’dan olan ithalatımızdan daha fazla.

İyi müşteri olanlar sadece Türk firmaları değil. Bireyler de aynı şekilde. Komşumuz, turizmde 2014 yılını rekorla kapadı. 6 sene sonra ilk kez küçülmek yerine büyüyen Yunan ekonomisi için turizmin ne kadar hayati olduğunu şöyle özetleyeyim: Sektörün GSMH’ya katkısı yüzde 17, iş gücüne katkısı da yüzde 18… 2013 yılında Türkiye, 800 binden fazla kişi ile bu ülkeye en fazla turist gönderen 6. ülke idi. (Türkiye’nin ülkeye girişlerin toplamındaki payı yüzde 4,6) Geçtiğimiz sene ise bu rakam yüzde 25 gibi olağanüstü bir artışla 1 milyonu geçti. Çok da fazla geriye gitmeden 2009’daki rakamı da söyleyeyim: 200 bin. Kriz dönemi boyunca artış müthiş. Üstelik Türk turistler ülkenin henüz marka olmamış, keşfedilmemiş ve refah seviyesi ülke ortalamasına göre çok daha düşük bölgelerine de giderek, önemli bir gelir kaynağı haline geldiler.

Bir de işin daha uzun vadeli kısmı var: Kurumsal yatırımlar… Yunanlılar, 2000’li yıllarda Türkiye’ye ağırlıklı olarak bankacılık sektöründe hatırı sayılır tutarda yatırım yapmıştı. Bu yatırımlar takip eden kriz döneminde kaynak akışı olarak faydalı oldular. Şu anki toplam rakam 7 milyar Dolar civarı. Son dönemlerde Türkiye de komşusunu unutmadı. Doğrudan yabancı yatırımda marina işletmeciliği, otelcilik, üretim, mağazacılık gibi alanlarda önemli yatırımlar yapıldı. Doğuş Grubu buna en güzel örnek. Yunanistan’a son dönemlerde gelen yabancı yatırım yıllık 3 milyar Dolar civarı. Türkiye’nin payı henüz pek kayda değer değil ama ciddi artış eğiliminde. Ve tabii bireyler de yatırım yapıyorlar. Yunan vatandaşları yabancılara mülk satışına yönelik yapılan yeni yasal düzenlemeyi takiben, ülkemizde gayrimenkullere ilgi duyan milletler arasında. Ama son dönemde sıralamalarda pek yukarıda değiller.
Belki de hepsinden de önemlisi, ülkenin sırtında çok ağır bir yük olan savunma harcamalarının da artık azalıyor olmasına en büyük gerekçe hiç şüphe yok ki, Türkiye ile ilgili “tehdit” algısının ortadan kalkmış olması, en azından hafiflemesi. GSMH’ye oranı 1980’lerde yüzde 6’yı aşan savunma giderleri, 2000 – 2010 döneminde yüzde 3’e indi. Son 4 senede bu azalış çok daha dramatik oranlarda gelişiyor.

Ve tüm bunlara ek olarak ortak projeler var masada. Doğalgaz boru hatları başta olmak üzere enerji, ulaştırma, turizm gibi birçok farklı alanda. Tüm bu gelişmeler ışığında o meşhur atasözünü hatırlatıyor ve bir de ufak ekleme yapıyorum: “Ev alma komşu al. Alacaksan da Türkiye gibisini al…”

Gelişmekte olan ekonomiler mi, gecikmekte olan ekonomiler mi?

25 Oct

Fransa temerrüde düştü; Dolar Rupi karşısında %34 değer kaybetti; Almanya’da yıllık enflasyon %13 olarak gerçekleşti; Japonya’nın dış ticaret açığı 80 milyar Dolara dayandı. Derecelendirme kuruluşları İngiltere’nin görünümünü negatife çevirdi. Okuyunca gerçek üstü görünüyor değil mi? Oysa ülkelerin isimlerini değiştirmiş olsaydık, eminim bunlar eminim hepimize gayet olağan gelecekti.

İşte bu sebeple şu “Gelişmekte Olan Ülkeler” (veya “Pazarlar”) konusunu tekrar bir gündeme getirmek istedim.

-Arafta kalmak

Her şeyden önce şu soruyu ısrarla sormalıyız; açıkça da yanıtlamalıyız: Neden, ama neden halen “Gelişmekte Olan Ülkeler”, “Gelişmiş Ülkeler” arasına girmediler? Bu soruya yanıt vermeden önce ufak bir parantez açmak istiyorum: Vaktiyle “Az Gelişmiş Ülkeler” (Underdeveloped) ifadesi yerine “Gelişmekte Olan Ülkeler” (Developing) kullanılmaya başlandığında bir önceki terime göre nispeten daha ılıman bir tanımlama yaratılmıştı. Sonrasında “Gelişmekte Olan” ve “Gelişmiş” arasında kalmış ülkeler için “Emerging Markets” tanımı ortaya atıldı. Bugün ülkemizin de içlerinde bulunduğu dünyadaki birçok önemli ekonomi de bu kategoriye giriyor.

Öte yandan farklı kurumlar bu listeye farklı ekonomileri dahil ediyor. Türkiye ise tartışmasız bir şekilde bu grupta yer alan ülkelerden. Açıkçası Developing ya da Emerging sıfatlarının benim nazarımda pek farkı yok. Ya da daha doğru bir ifadeyle, aralarındaki farkın çok büyük bir anlamı yok. Burada kritik nokta “Developed” tarafına terfi etmek.

Şimdi dilerseniz yanıtımıza geçelim:

1) Endüstrileşme Öncesi (Tarım Toplumu)

2) Endüstrileşme (Sanayi Toplumu)

3) Endüstrileşme Sonrası (Hizmet Toplumu ve akabinde Bilgi Toplumu) şeklinde en basit anlamda yakın zamanı üç kesite ayırdığımızda; ikinci evreyi henüz hakkıyla tamamlayamadan; yani sanayileşme kısmını hazmetmeden bugünü yakalamaya çalışan ekonomilerde sınıf atlamada gerçekleşmiyor.

Her biri farklı gelişmişlik düzeylerinde olsalar da, Gelişmekte Olan Ülkeler ile ilgili bazı müşterek tespitler yapabiliriz.

1. Öncelikle ekonomi ile ilgili sorunlar baş gösterdiğinde daha çok semptomlara yönelik tedaviler, anlık çözümler, yamalar ile ilerleniyor. Gerçek anlamda yapısal reformların aslında geri planda kaldığını görüyoruz.

2. Her ne kadar kantitatif büyüklüklerde önemli noktalara gelinmiş olsa da (örnek: SGP’ne Göre GSMH); kalitatif kriterlerde gerilerde kalınıyor (örnek: Kişi Başına Düşen Milli Gelir). Ayrıca piyasalardaki liberalleşme oranı halen kısıtlı seviyede.

3. Toplumsal ve politik açıdan bazı istikrar ve güven sorunları göze çarpıyor. Bununla birlikte yatırımcılar açısından daha yüksek getiri ve daha büyük riski bir arada sunuyor. İşte bu yüzden de piyasalarda her iki yönde de sert dalgalanmalar olabiliyor. Orta sınıfın gelişimi yavaş ilerliyor. İki ileri, bir geri derken; ilerleme sağlanıyor olsa da; bir noktada sıkışılıp kalınıyor. Bir başka yazımda mercek altına almış olduğum “Orta Gelir Tuzağı”na yakalanıyorlar.

4. Marka, teknoloji, katma değerli ürün ve hizmetler, yenilikçilik gibi kavramlar yerine, ucuz iş gücü ve doğal kaynaklar / zenginlikler ön plana çıkıyor. Bu da küresel ticarette dezavantajlı ve uzun vadede tehlike çanlarının çalacağı bir konum yaratıyor.

5. Endüstrileşme Öncesi toplumdan miras kalan belli ölçüde geleneksel tarım ve hayvancılık ağırlığını ekonomide hissettirmeye devam ederken, rekabetçi avantaj sağlanmış bazı sektörlerde belli ölçüde endüstrileşme gözlemleniyor. Paralelde ise hizmetlerin ekonomideki yeri artıyor ve bilgi toplumuna ait bazı atılımlar da gerçekleştiriliyor. Adeta farklı zaman kesitleri aynı anda birlikte yaşanıyor. Aradaki öncüllük – ardıllık ilişkisi göz önüne alındığında, bu belirli noktalarda bazı zenginlikler yaratıyor olsa da; daha büyük resimde yönetilmesi zor ve kaotik bir yapı getiriyor.

-Hepsinden önemlisi

Bunlar ilk göze çarpan noktalar. Ama bazen bu ülkeler ile ilgili o kadar çok şey yazılıp çiziliyor ki; Gelişmiş Ülkeler diye bir kategorinin varlığı unutuluyor. Yeryüzünde ekonomi ile zorlu sınavlar vermeyen hiçbir ülke yok. Öte yandan Gelişmiş Ülkeler de yerlerinde saymıyor ve gelişmeye devam ediyorlar. Zaten dünya rekabetçilik ligine, sadece son senedeki sıralama ile sınırlı kalmadan; bir trend analizi şeklinde eğildiğimizde bunun yansımalarını görmekteyiz. Aradaki fark kapanıyor mu, açılıyor mu, aynı mı kalıyor; hatta “aradaki o fark” nedir, ne kadardır; aylarca tartışabiliriz. Ya da Yunanistan bir alt lige mi düşecek; Güney Kore ve Tayvan süperlige çıktı mı; Çin çıksa ne önemi var; çıkmasa ne önemi var diye de tartışabiliriz.

Gene de en kritik tartışmanın, yukarıda beş maddede özetlemeye çalıştığım sarmaldan çıkış yolları üzerine odaklanması gerektiğini düşünüyorum. Madem ki sorunları biliyoruz; artık çözümleri konuşmalıyız. Çünkü böyle devam ettiği takdirde, yakın zamanda “Gelişmekte Olan” değil, “Gecikmekte Olan” ekonomiler olarak anılmak söz konusu…

Türkiye’de petrol bulmuş kadar sevinmeli miyiz?

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

2014 geride kalırken petrol fiyatlarında %40 oranında bir düşüşten söz konusu. Peki bu gidişat en azından bir süre daha devam ederse, Türkiye’ye nakit girişi (ihracat, turizm ve doğrudan yabancı yatırımlar) açısından etkileri nasıl olur? İthalatı nasıl etkiler? Türkiye’nin ihraç pazarları açısından farklı senaryolar gerçekleşir. Bunu irdelemeden önce en büyük alıcılarımıza bir göz atalım. 1 Ocak – 30 Kasım 2014 verilerine göre ülkemizin ihracatının yaklaşık olarak:
•    Yüzde 45’i Avrupa Birliğine,
•    Yüzde 19’u Ortadoğu Ülkelerine,
•    Yüzde 11’i de Bağımsız Devletler Topluluğu Ülkelerine
Yani üç ana grubun toplam dış satışlarımızdaki payı %75. Şimdi tek tek bu pazarları inceleyelim.

-Avrupa Birliği

Türkiye’nin ana ithalatçılarının başında gelen Avrupa Birliği ülkelerine ihracatımız artar. Petrol açısından neredeyse tamamen dışa bağımlı olan Avrupa ülkelerinde maliyetler ciddi şekilde düşer, işsizlik azalır, bunlar doğrudan tüketimi tetikler, Türkiye de haliyle daha fazla ihraç eder. Mesela tekstil sektörümüzün; gıda ihracatçılarımızın yüzleri güler. Konaklama ve seyahat harcamaları da artacağından, zaten ucuz olan Türkiye’ye 2015’te Avrupa’dan daha fazla turist gelir. Tabii birçok ülke gözlerini Avrupa pazarına çevireceğinden, aslan payını kapmak adına gelişmekte olan ülkeler arasında kıyasıya bir fiyat rekabeti de yaşanacak; Avrupalılar da bunu değerlendirecekler. Firmalarımız bu konuda dikkatli olmalı. Hepimizin bu pazarı dikkatle izlemesi gerekiyor, çünkü ilginç şeyler oluyor: Avrupa sıfır enflasyona koşuyor. Avrupa Merkez Bankası için bu ciddi bir sorun. Şu anda işler böyle devam ederse, beklenti Euro Bölgesi için deflasyon. Doğrudan yabancı yatırımlar konusunda çok aceleci davranacaklarını sanmıyorum. Biraz bekle-gör yapmaları olası. Şirket karlılıklarına düşen enerji maliyetleri ciddi oranda olumlu şekilde yansıyacak ancak bunun yatırımlara kanalize olması adına yeterli fonlar oluşturması bir zaman meselesi. Ayrıca şu anda tam bir istikrarsızlık coğrafyası arasına sıkışmış olduğumuz için daha temkinli davranılması da hesaba katılmalı.

-Ortadoğu

Gelelim, Ortadoğu’ya… İhraç pazarlarımızı çeşitlendirme politikalarımız sonucunda gittikçe dış ticaretimizde ağırlığı artan Ortadoğu ülkelerinin önemli bir kısmı zaten OPEC üyeleri. Şu anda da kimse bu ülkelerin yerinde olmak istemez. Bu grupta Suudi Arabistan’ın başı çektiği küçük bir grup fiyatları tekrar yukarıya doğru çekmek için uzun süredir bir gayret içerisinde. Herkes arzı düşürme konusunda gelir seviyesi düşük OPEC üyelerinin gönülsüzlüğünden bahsediyor. Peki sonunda onlar da “tamam” derler mi? Dememelerinin iki bariz bir sebebi var: Birincisi tabii ki bu paraya ihtiyaçları olması. İkincisi ise bu ülkelerde ciddi siyasi ve sosyal istikrarsızlık var, para muslukları kesilirse toplumsal patlamalar olabilir. Kısa vadeli huzur, uzun vadeli refahın önüne geçiyor. Avrupa için geçerli olan senaryonun burası için de tersini düşünebiliriz. Yani bu ülkelere olan ihracatımız düşecektir. Ancak bu düşüş ne kadar keskin olur tartışılır. Zira özellikle Arap ülkelerindeki zenginlik ve tüketim alışkanlıkları dünyanın diğer coğrafyalarından farklı. Bu coğrafyaya ihracatımızda bir düşüş şaşırtıcı olmaz, gene de çok sert bir düşüş olacağını ummuyorum. Türk turizmi açısından bakarsak;  son 3-4 senede Arap ülkelerinin artan payı çok dikkat çekici. Bu artış hızı düşebilir, hatta belki bir miktar azalış da olabilir. Bir başka kritik nokta ise körfez fonlarının Türkiye’ye akmaya devam edip etmeyeceği. Yatırım miktarları düşebilir ama ilginin azalmayacağını düşünüyorum. Tüm bu resmi farklı bir boyuta taşıyabilecek etken, bölgedeki kaos ve çatışma ortamının devamı hatta kötüleşmesi. İşte o zaman bir önceki etkenle birleşip “fırtına” etkisi de yaratabilir.

-Bağımsız Devletler Topluluğu

BDT coğrafyasında kuşkusuz bizim için en kritik ülke Rusya. Türkiye’nin en önemli ihracat pazarlarından ve dış turizmimizin Almanya ile birlikte can damarı olan bu ülkede resim biraz daha karmaşık. Çünkü oradaki gelişmeleri sadece enerji piyasalarındaki hareketlilik ile açıklamak kafi olmaz. Herkes yokuş aşağı giden Ruble’yi konuşadursun; ülkeye uygulanan ekonomik yaptırımların etkisi de unutulmamalı. Zaten Rus resmi makamları da açıklamalarında bunu belirtiyorlar. Rusların kemer sıkıp, tüketimde frene basacakları aşikar. Bu ülkeye olan ihracatımız da, bize yolladıkları turist sayısı da 2014’te önemli bir düşüş trendine geçti. 2015’te böyle devam etmesi şaşırtıcı olmaz. Ama yakın zamanda en üst seviyede bir araya gelinerek verilen işbirliği mesajları ve imzalanan sözleşmeleri de dikkate almalıyız. Türkiye en önemli enerji tedarikçilerinden olan Rusya’dan daha uygun maliyetlerle alım yapacak. Ukrayna da bizim için önemli ve yükselen bir pazardı. Oradaki komplikasyon bildiğiniz üzere daha çok iç çatışma. Önümüzdeki sene, bunun dış ticaret ve turizm alanındaki işbirliğimizde yarattığı negatif etkilerin sürmesini bekleyebiliriz.

-Peki ya ithalat?
Türkiye’nin dış ticaret açığına enerji ithalatının önemli katkısı var. Ayrıca petrokimya ürünleri ve bu ürünlerin hammadde olarak kullanıldığı sektörlerin de. Ve tabii ki özellikle imalat sektöründe enerji giderlerinin toplam maliyetlerde önemli payı olduğu da dikkate alınırsa, bu alanda da büyük bir ithalatçı olan Türkiye’nin toplam ithalat harcamalarının kayda değer bir düşüş göstermesi gerekir. Son açıklanan enflasyon, işsizlik, büyüme rakamları ve TL’deki değer kaybından sonra; burada daha pozitif bir pencere açılıyor olabilir. Tabii ki petrol fiyatlarını kontrol edemeyiz ama farklı senaryolara göre oluşabilecek etkileri ekonomik çıkarlarımız doğrultusunda iyi yönetebiliriz.
Ajda Pekkan 1980 yılında “Petrol” isimli şarkısı ile Eurovizyon’a katıldığında petrol fiyatların zirve yaptığı dönemdi.

Nereden nereye…

Herkese mutlu ve güzel bir 2015 dilerim.

Halkımız ekonomide olup bitenleri merak etmiyor mu?

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

2013 biterken son makalemi, Türk halkının sene boyunca Google’da en çok hangi kelimeleri aradığı ve bunların hangilerinin ekonomi ile ilgili olduğuna ile ilgili yazmıştım. Bu sene de aynı şeyi yapayım diye araştırmaya başladığımda son derece ilginç bir manzara ile karşılaştım: 2014’ün ilk 10’unda ekonomi ile ilgili bir şey yoktu.

Oysa 2013’te bırakın ilk 10’u, iki tane başlık ilk 5’e girmişti.

Hemen bunun nedenlerini düşünmeye başladım. Evvelki sene listede yer alan iki başlıktan ilki olan “Altın Fiyatları” geçen sene olmayınca şaşırmamak lazım. Ne de olsa altın fiyatları ciddi anlamda yatay seyretti. Zaten 2013 yılında küresel altın talebi, 2012 ile mukayese edildiğinde % 15 azalmıştı. Uzun bir dönemdir altın piyasaları tatsız tuzsuz bir seyirdeydi. Yani vatandaşın ilgisini çekecek bir durum yoktu. Ama açıkçası 2012’te 8. sırada, 2013’te de 5. sırada olan “İşkur”’ geçen seneki listede göremeyince biraz ilginç geldi. Üstelik işsizlik rakamları biraz yukarı doğru kıpırdanmışken… Ama kabul etmek lazım 2014’te gündemi belirleyen o kadar fazla konu vardı ki; muhtemelen Türkiye ve Dünya Ekonomisine sıra gelmedi. Mesela seçim, Dünya Kupası, Soma, İşid, Torba Yasa ve hatta bırakın Türkiye’yi, tüm dünyada çok konuşulan ALS hastalığı gibi. Öte yandan Flappy Bird ve Selfie de ilk 10’da. Ama ekonomi ile ilgili tek bir başlık yok.

Herhalde olaya biraz taraflı, biraz önyargılı yaklaşıyorum diye özeleştiri yaptım. Gözlerimi kapayıp şöyle bir düşündüm: Acaba 2014’te ekonomi ile ilgili öyle pek kayda değer bir gelişme olmadı mı, diye. Ocak ayını hatırladım. Sene bence enteresan başlamıştı. Merkez Bankası’ndan sağlam bir faiz artırımı ile… Öyle yarım, bir puan filan da değil. Sonra aynı ay hem Dolar/TL ’nin, hem de Euro/TL ’nin nasıl rekor kırdıkları aklıma geldi. Sene başlarken kırılan Dolar/TL rekoru, sene biterken – 2014 Aralık’ta ayında bir gıdım daha yukarı çıkmıştı.

Hatırladıkça neler neler geldi gözlerimin önüne. Aralık ayında Türkiye’nin G20 Dönem Başkanlığı’nı üstlenmesi… Şubat ayında açıklanan, neredeyse % 10’u zorlayan son 7 senenin en yüksek çekirdek enflasyon oranı… Firmalarımızın yurtdışında yaptıkları ses getiren şirket satın alımları… Sene boyunca devam eden petrol fiyatlarındaki muazzam düşüş… Euro – Dolar paritesinin nereden nereye geldiği… Derecelendirme Kuruluşlarından ardı ardına gelen haberler… Yıla tabir yerindeyse çukurun dibinden başlayıp % 25 getiren BIST endeksi… Banka kartları ve kredi kartları ile ilgili hem tüketiciyi, hem bankaları, hem de kurumları önemli yasal düzenlemeler…

Üstelik bunlar yalnızca buzdağının tepesi.

Nasıl olur da insanlar bunları merak etmez diye hayıflandım. Ama sonra gene Google beni rahatlattı. Bir de tüm dünya genelindeki ilk 10 aramaya baktım. Orada da ekonomi ile ilgili bir şey yok. 10 başlıktan 4 tanesi bizim liste ile aynı. Hatta bir tanesi Flappy Bird. Liste başı rahmetli Robbin Williams. Sadece 2014 Futbol Dünya Kupası değil, bir başka spor organizasyonu olan Sochi Kış Olimpiyatları da ilk 10’da. Tabii ki Malezya Havayolları da var. Hızımı alamadım, önde gelen ekonomilere; ABD’ye, Almanya’ya, İngiltere’ye baktım. Durum aynı. Kim bilir, belki de ben bu sıralamaya gereksiz bir anlam yüklemiştim. Ama sonra farklı bir perspektiften baktım:

  •  Sırf Brezilya hükümetinin Dünya Kupası için yaptığı harcama 14 Milyar Dolar. Bu gelmiş geçmiş en okkalı kupa bütçesi. FIFA’nın harcadığı tutarın ise 2 Milyar Dolar olduğu tahmin ediliyor.
  •  ALS Ice Bucket Challenge kapsamında 2014 yılında toplanan bağış 220 Milyon Doları aştı. Buna özel derneklerin ayrıca yürüttüğü kampanyalar dahil.
  • Oyunu piyasadan çekmiş olsa da, Flappy Bird’ün yaratıcısı Dong Nguyen’in halen günde 50.000 Dolar kazandığını konuşuluyor.
  • Seçimin ve sonuçlarının ekonomiye olan etkilerini ise söylemeye bile gerek yok.

Demek ki doğrudan ekonomi ile ilgili bir başlık olmasa da, her şeyin bir ekonomik boyutu var ve popüler başlıklar söz konusu olduğunda, bu boyut da bir hayli büyüyor. O yüzden artık bir endişem kalmadı dünyada ve ülkemizde kimse ekonomideki gelişmeleri merak etmiyor mu diye.

Komşum sana söylüyorum, ülkem sen anla

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

“Paranın varlığı mutluluğun garantisi değildir, ancak yokluğu mutsuzluğun garantisidir” şeklinde bir deyiş vardır. Bunu spor endüstrisine “Para başarının garantisi değildir, ancak parasızlık başarısızlığın garantisidir” diye uyarlayabiliriz belki. Yunan futbolu ister milli takım düzeyinde olsun; ister kulüpler bazında olsun, bu savı adeta yalanlarcasına belli bir başarı çıtası etrafında istikrar ile hareket ediyordu. Taa ki yakın zamana kadar…

Neydim değil…

Önce komşunun üç büyüklerinden 90 senelik maziye sahip AEK, yönetsel hatalar ve finansal darboğazlar sonucu 2012-13 sezonunda ligden düştüğünde üzülmüştüm. Ne de olsa Atina’daki İstanbulluların takımıdır AEK. Sonra da geçen senenin sonlarında okuduğum bir habere biraz şaşırmıştım: İkinci lig karşılaşmaları elverişsiz ekonomik sebeplerden dolayı süresiz ertelenmişti. AEK en dramatik olan ve en fazla bilinen hikaye ama zor durumda olan tek kulüp o değil. Yunanistan Süper Ligindeki takımların bütçelerinde yaptıkları kısıtlamalar inanılmaz. Neredeyse tüm takımlar kalburüstü oyuncularını kaybettiler. Yerli yetenekler de, yabancı yıldızlar da ücretlerin daha tatminkar olduğu Avrupa’daki diğer liglerin yolunu tuttular. Emin olun, eğer futbolcuysanız Yunanistan ligi kariyer yapmak için en ideal yer değil. Hem ligin kendisi tatsız tuzsuz bir hal aldı; hem de Yunan takımlarının 2000’li yılların başında kayda değer başarılar elde ettikleri Avrupa kupalarında, o yılları mumla arar oldular. Bir zamanlar banko 2 takımlarının gittiği, bazen 3 takım ile zorladıkları şampiyonlar ligine seneye Yunanistan Süper Ligi Şampiyonu ön eleme oynayarak katılmak durumunda.

Ülke ekonomisinde futbolu konumlandırabilmek adına biraz rakam da paylaşayım: Yakın zamanda yapılan bir araştırmaya göre, ana gelir kalemleri açısından bakıldığında sadece Yunanistan Süper Ligi bile 180 milyon Euro’luk bir büyüklük yaratıyor. Bunu tüm ekosistem bakış açısıyla değerlendirirsek çıkan resim çok daha dikkat çekici: 2.1 milyar Euro. Tahminlere göre bunun dörtte biri öyle ya da böyle, devletin kasasına giriyor. Üstelik toplamda 40.000 kişilik bir istihdam yaratılıyor. 11 milyon nüfuslu ve işsizliğin tavan yaptığı bir ülke için hiç de yabana atılacak sayılar değil… Peki, bu sürdürülebilir bir durum mu? Açıkçası statlardaki 5.000 kişilik seyirci ortalaması ve sponsorların kendi finansal problemlerine odaklanmaları başta olmak üzere birçok faktörden ötürü iyimser olmak en azından yakın vadede biraz zor.

Ne olacağım demeli

Kulüp takımlarına dokunduk. Gelin isterseniz biraz da milli takımı mercek altına alalım. 2004 yılında yani krizden yalnızca 4 sene önce Avrupa Şampiyonu olmuş, üst düzey turnuvalara neredeyse banko katılan bir takım vardı eskiden. Bu seneye kadar da böyle devam etti. Gerçekten, gene de çok iyi idare etti vaziyeti komşumuz. Lejyonerleri gene en üst performanslarını sergilemeye çalıştılar ülkeleri için mücadele ederken. Hatta birçok kritere göre 2008 sonrası dönemde Türkiye’den çok daha başarılılar. Euro 2012’de çeyrek final görmek, 2014 Dünya Kupası’na katılabilmiş olmak, yani daha ne olsun ki? Ama maçların yarısının tamamlandığı 2016 Avrupa Şampiyonası Elemelerinde, hem de kolay sayılabilecek bir grupta şu anda 5 maç sonrası 2 puanla sondan ikinci iseniz, bu artık bir şeyler değişti demektir. Vaziyet odur ki; eğer böyle giderse Euro’dan çıkar mı derken, belki de Yunanistan Euro 2016’dan çıkacak…

Türkiye için dersler

Diğer bir tarafta Türkiye örneği var: 2008 küresel krizi sonrası bile tek sene hariç büyümeye devam eden, Avrupa’nın 6. büyük ekonomisi olan… Bir de Türk futbolu var: 2008 yılındaki Avrupa 3.lüğü sonrası; kulüplerimizin Avrupa Kupalarındaki bazı münferit başarıları dışında geçmişini özlemle arayan. Avrupa Şampiyonası Elemelerinde tünelin ucundaki ışığı görmek için işini mucizelere bırakan. Ve hepsinden ötesi, tüm bunlar olurken de futbola çok ciddi yatırımlar yapan… Statlardan, starlara birçok alanda her yıl milyonlarca dolar harcayan… Toplumda sportif başarı adına büyük beklentilerin oluştuğu bir Türkiye… Aslında konu gayet basit: ROI – Yani yatırımın geri dönüşü. Futbol bir endüstri diyoruz, kulüpler halka açılsın diyoruz, milli takım sponsorlukları diyoruz… Diyor, diyor ve tabii ki başarı hedefliyoruz.

Nasıl başlamıştım yazıma? Bir deyimi biraz değiştirerek… Bitirirken de aynısını yapayım bari: “Komşum sana söylüyorum, ülkem sen anla”.

Arap Baharı sonrası ekonomiler bahar nezlesi mi?

25 Oct

Yayınlandığı Yer: BLOOMBERG HABERTÜRK

Arap Baharı başlayalı dört seneden fazla zaman geçti. Üzerine çok yazıldı çizildi ve tabii ki ekonomik etkileri hakkında da epey yorum yapıldı. Gerçekten de neredeyse 20 ülkeye dokunan bu siyasi ve sosyal çalkantının ülkelere nasıl bir etkisi oldu? Bunu anlamak için 15 ülkeyi bir mercek altına aldım.

İlk baktığım şey, 2010 sonrasında o ülkelerdeki siyasi-sosyal değişimin ne derece radikal seviyede olduğu. Eğer iç savaş veya bir ölçüde rejim/hükümet değişikliği söz konusu ise bunu en üst seviye olarak kabul edebiliriz. Bazı ülkelerdeki değişim ise yoğun protestolarla atlatıldı ve son olarak da sınırlı etkiye maruz kalan ülkeler var. İkinci incelediğim nokta 2010-13 yılları arasında GSMH açısından nereye geldikleri. Dünya sıralamasında gerileyen, yerinde sayanlar ve sıçrama yapanlar. Tabii ki bu ilk iki kriter arasında bir bağ olup olmadığını merak ediyordum. Ve nihai olarak da Petrol ve Doğalgaz rezervleri açısından gene dünya sıralamasındaki konumlarını analize dahil ettim. Bunu da neden işin içine kattığımı birazdan açıklayacağım.

Genelleme yapmanın oldukça zor olduğu bir resimle karşı karşıyayız. Çünkü her ülkenin kendine ait dinamikleri var. Ama en azından değişimlerin radikal olduğu ülkelerin çoğunda şunu görüyoruz: GSMH liginde öyle çok fazla basamak olmasa da; ya daha arka sıralara düşmüşler, ya da yerlerinde saymışlar.

En fazla gerileyen de tahmin edin kim? Her şeyin başladığı yer olan Tunus. Özellikle enerji kaynakları (petrol ve doğalgaz) açısından ilk sıralarda yer almayan ülkeler daha fazla etkilenmiş durumdalar. Burada birkaç istisnaya dikkat çekmek istiyorum. İlki Kuveyt. Doğal kaynaklar açısından oldukça zengin bir ülke olsa da 3 senede beş basamak gerilemiş durumda. Üstelik bu tabloda GCC ülkeleri arasında böyle bir durum sadece bu ülke için geçerli. Körfez ülkeleri arasında yabancı yatırımcılar açısından göreceli olarak daha az cazip. Buna sebep olarak da bürokratik işlemlerin zorluğu gösteriliyor. Ayrıca ulaştırma ve nakliye altyapısı alanında bölgedeki diğer ülkelere göre daha az yatırım yapılması bir diğer etken. İşgücü piyasasının kendine has dinamikleri ve karşılaşılan zorluklar da ülkeyi rekabet liginde zorluyor. Bunun tam tersi örnekler ise Bahreyn ve Umman. Onlar da siyasi otorite sarsıntıları yaşadılar ancak tam tersi şekilde basamakları yukarı doğru tırmanıyorlar. Hem de doğalgaz ve petrol rezervleri diğer ülkeler ile mukayese edildiğinde öyle kayda değer düzeyde değil.

Bu farklılıkların bir sebebi karmaşanın süresi olabilir. Mesela Kuveyt’te taşların yerine oturması 2 sene sürdü. Umman’da ise bu süre sadece 5 ay kadardı. Umman’ın bu performansına dair yabancı yatırımcılar tarafından daha geç keşfedilmesi, önemli altyapı yatırımları, petrol üretimi dışındaki sektörlere de odaklanmış olması gösterilebilir.

Bir de daha şanslı bir grup var: Suudi Arabistan, BAE ve Katar üçlüsü. GSMH’leri tırmanışta. Çünkü hem bu değişim rüzgarından asgari düzeyde etkilendiler; hem de OPEC ülkeleri arasında bile özel konuma sahipler. Bu ülkeler petrol ve doğalgaz zengini. Ve son olarak da komşumuz Irak’a ve 15 basamaklık sıçramasına değinmek istiyorum. Ülkedeki iç savaşa, hem de öyle Arap Baharı ile başlayan değil, yıllara sari kaotik ortama rağmen böyle bir büyüme söz konusu ise temel sebep tabii ki doğal kaynaklar. Bu 15 ülke arasında, toplam petrol artı doğalgaz kaynakları açısından daha fazla rezerve sahip sadece bir ülke var: O da Suudi Arabistan. Demek ki kaynak bolsa, büyüme o kadar zor değil. 2014 yılına damgasını vuran düşen petrol fiyatları sonrası resmin nasıl değişeceğini ise hep birlikte göreceğiz.

EZBERİ BOZMA VAKTİ: DEĞER ODAKLI BAKIŞ AÇISIYLA İŞ MODELLERİ

25 Oct

Bilim ve teknolojideki ilerleme, tüketicilerin davranışları, yasal düzenlemeler, yatırımcıların odakları oyunun kurallarını sürekli yeniden şekillendiriyor. Bunun sonucu olarak her gün yeni bir iş modeli ile karşılaşıyoruz, bu da kanımca gereğinden fazla karmaşa yaratıyor… Bu nedenle iş modellerini sadece dört ana başlık altında inceleyeceğim. Bunu yaparken de, analizimize zaman boyutunu katacağım. Böylelikle iş modellerinin hangisinin, hangi dönemde moda olduğunu; hangi gelişmelerin bu değişimleri tetiklediğini de görmüş olacağız. İş modellerini ele alırken referans noktamız ise “Yaratılan Değer”, daha doğrusu değer yaratma yöntemi olacak. Hangi iş modeli, hangi değeri yaratmaya odaklı? “Değer” ile algı piyasalarda ve iş dünyasında nasıl bir evrim geçirdi? Yatırımcıların reaksiyonu neydi? İş modellerindeki değişim ile değer yaratma yöntemindeki değişikliklerin paralel gittiğini göreceğiz.

Dört farklı modelin detaylarına girmeden önce şunu belirtmeliyim ki 1980’lerden itibaren “Maddi Varlıklar” tarafından yaratılan değerler, yerini “Maddi Olmayan Varlıklar” tarafından yaratılan değerlere bıraktı. Bir zamanlar fabrikalar, araziler, arsalar, makinalar ve bankadaki finansal varlıklarınızdı değer denilince akla gelen. Ama artık Maddi Olmayan Varlıklar revaçta: insan sermayesi, entelektüel sermaye ve network sermayesi gibi… Yatırımcıların yeni gözdesi dijital teknolojiler. Sosyal medya, bulut, büyük veri, “her şeyin interneti”, mobil, iş analitiği vs… Şirketlerin piyasa değerleri ve borsalardaki performansları da zaten bunu gayet açık bir şekilde doğrular nitelikte. Peki, nedir bu meşhur dört kategori?

1.       Varlık İnşaa Edenler:

Bu şirketler yarattıkları, geliştirdikleri ve kiraladıkları fiziksel varlıklar sayesinde başka fiziksel varlıklar üretip, pazarlar, dağıtır ve satarlar. Otomotiv, makine, ilaç, kimyasal madde üreticileri; perakende zincirleri, dağıtım ve lojistik firmaları akla ilk gelen örnekler.

2.       Hizmet Sağlayıcılar:

Bu firmalar, belirledikleri saatlik ücretlerini müşterilerine yansıttıkları çalışanları bünyelerinde barındırırlar. Örneğin bankalar, sigorta kuruluşları ve diğer finansal kurumlar, hukuk firmaları, danışmanlık şirketleri gibi…

 

3.       Teknoloji Yaratanlar:

Bu gruptaki firmalar yazılım, iş analitiği, ilaç, bioteknoloji gibi alanlarda geliştirdikleri entelektüel varlıklar kanalıyla gelir elde ederler. Bilgi teknolojileri, büyük veri ticareti yapan ve tıbbi cihaz firmalarını örnek olarak verebiliriz.

4.       Network Yöneticileri:

Bu kurumlar paydaşların bir araya gelip değer yarattıkları bir network (ağ) ortamı hazırlayan şirketler. Mal / hizmet satabilir, ilişki geliştirebilir, görüş bildirebilir, tavsiye / deneyim paylaşabilir, işbirliği yapabilir, birlikte iş geliştirebilir. Mesela kredi kartı şirketleri, sosyal medya şirketleri, borsalar…

 

Burada modellerin arasında farkı yaratan ana unsur, kuşkusuz kullanılan teknolojiler… Teknoloji hayatımıza gerçek anlamda 18. yüzyılın ortasında başlayan “Sanayi Devrimi” ile girdi ve insanlığın iki asır boyunca “Sanayi Toplumu” olarak hayatına devam etmesini sağladı. İşte bu dönemde önce bugün anladığımız ölçekten çok ama çok daha küçük şirketler kuruldular ve değeri “Varlık İnşaa Edenler” olarak yarattılar. Zaman içerisinde hem şirketler devasa boyutlara ulaştılar, hem de varlıkları. 1970’ler geldiğinde ise artık şirketler için hizmet üretebilmek de önem kazanmıştı. Firmalar ürünlerini hizmetler ile tamamlamaya başladılar. Zamanla sattıkları tek şey hizmetin kendisi olmaya başladı. Aslında hizmetler, ticari hayatta yeni keşfedilmiş değildi; ancak hiç bu kadar popüler de olmamıştı. Hizmet Toplumuna geçiş demek, “Hizmet Sağlayıcılar”ın devrinin başladığının habercisiydi. Bu, aynı zamanda iş gücü piyasasında mavi yaka – beyaz yaka dengesinde de önemli değişikliklere yol açacak bir gelişmeydi. Hizmet Sağlayıcılar yatırımcıların tahtında çok fazla kalamadılar zira 1990’larla birlikte bilgi devrimi yaşandı ve oyunun kuralları yeniden çizildi. Özellikle internet, kişisel bilgisayar ve cep telefonunun hayatımıza girişi ile hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktı. Bilgi Toplumuna geçiş ile birlikte sahneye “Teknoloji Yaratanlar” çıktı. Mobil ve dijital uygulamaların artan önemi bir yandan bu firmaları desteklemeye devam ederken, bir yandan da değeri farklı şekilde yaratan firmaların doğmasına olanak sağladı: “Network Yöneticileri”. Milenyum sonrası artık podyumda bu şirketler var. Dikkat çeken bir husus, dört model arasında EBIT Çarpanı, ROCE, ROA gibi verimlilik ve karlılık odaklı finansal oranları ele aldığımızda her modelin kendinden öncekilere göre günümüze yaklaştıkça artan bir performans yakaladığına ilişkin veriler. Gelir çarpanı açısından bakıldığında resim iyice netleşiyor. Oranlar şöyle: Varlık İnşaa Edenler: 1 / Hizmet Sağlayıcılar: 2 / Teknoloji Yaratanlar: 4 / Network Yöneticileri: 8. Değişen teknolojiler, değişen iş modelleri ve değişen karlılıklar… Yatırımcılar da bunun ziyadesiyle farkında. Şirketlerin piyasa değerlerine de bu yansıyor. Değer yaratmada artık maddi varlıklar değil, maddi olmayan varlıklar ön plana çıkıyor. Tabii ki bu yerleşik bir inancı da derinden sarsıyor. Şirketler bu sebeple yatırım portföylerinin dengesini sürekli gözden geçirip, gerekli gördüklerinde yeniden yapılandırıyorlar. Sermayelerini ölçeklenebilir ve genişleyebilir bir entelektüel varlık oluşturmaya ve değer yaratacak müşteri, ticari ve finansal ağları inşaa etmeye ayırıyorlar. Peki, birden fazla iş modelini benimseyen ve dengeli bir oranda olmasa bile aynı anda uygulayan şirketler var mı? Çok farklı sektörlerde faaliyet gösteren holdingleri bir kenara koyarsak aslında pek de böyle bir tablo ile karşılaşmıyoruz. Genelde çoğunluk tek bir iş modeline odaklanmış durumda. Ya da en azından çok büyük ölçüde tek modele bağlılar.

İş modelinde bu tarz radikal dönüşümlerin çok da kolay olduğunu söyleyemeyiz. Sadece trendleri ve teknolojiyi sıkı takip etmek, vizyon sahibi olmak kendi başlarına yeterli değil. En başta yapılması gereken zihinsel olarak bu dönüşümü yapabilmek, değişime gerçekten açık olmak. Bu noktada da işin başındaki liderlere büyük iş düşüyor. Özellikle aile şirketlerinde inandığımız doğrular, o zamana kadar bizi başarılı kılmış uygulamalar bazen birer engel olarak karşımıza çıkabiliyor. Bunda yetişme koşullarımız ve hangi kuşağa ait olduğumuz da bence önemli bir rol oynuyor.

 

Örneğin sanayi devriminin mirası ile yetişmiş olan “Baby Boomers” kuşağı, doğal olarak “Varlık İnşaa Eden” iş modelini benimsemişti. Hatta X Kuşağının kayda değer bir kısmı için de bunu söylememiz mümkün. X Kuşağının en ilginç özelliği ise ele aldığımız dört farklı iş modeline de deneyimlemiş olmaları. Günümüzde Baby Boomers’ın iş hayatındaki ağırlığı artık azaldı. Y kuşağı deseniz, oyuna yeni dahil oldu. Z kuşağı ise halen okul sıralarında dirsek çürütüyor. Yöneticilik ve girişimcilik yaşının da gittikçe küçülmesi sebebiyle X kuşağı şu anda kurumsal dünyaya ciddi ölçüde yön veriyor. Özellikle genç yöneticiler “Network Yöneticileri” iş modeline daha sıcak bakıyorlar. Müşterileri, tedarikçileri, taşeronları, iş ortaklarını bir arada yaratmaya, üretmeye, yönetmeye ve kazanmaya teşvik eden sosyal ve ticari ağları kurmaya odaklanıyorlar. Kuşakların hangi iş modelini seçeceğini değeri neyin yarattığı inanç belirliyor. Bazen resim daha da karmaşıklaşıyor. Özellikle üç kuşağın bir arada olduğu aile şirketlerinde fiziki varlıklara yatırım iştahı yüksek 1. kuşak, hizmet ve teknolojiyi bir arada harmanlayan 2. kuşak ve teknolojik dönüşümü dijitalleşme ile taçlandıran 3. kuşak bir arada çalışıyorlar.

Sonuçta kaynaklar sınırsız değil. Değer nerede yaratılacak ise, sermaye de oraya kanalize olmalı. Ancak bu kararlar öyle yazıldığı gibi kolay alınan kararlar değil. Her ne kadar kültürel ve teknolojik dönüşümler son dönemde yoğun bir şekilde yaşanmış olsa da, risk ve getiri eksenindeki alışılagelmiş davranış eğilimleri ya da değişime olan aşırı iştah, iş modeli değişikliğinde irrasyonel hareketlere sebep olabiliyor. Burada düşülen en büyük tuzak, performansı eski metotlarla ölçmeye devam etmek. Çünkü artık yaratılan değeri salt finansal veriler ile ölçüp yorumlamak yeterli olamıyor. Doğru ölçmediğimiz bir şey hakkında doğru karar almak da çok olası değil. Yatırımcı ilişkileri ekseninde bakarsak, iş modeli dolayısıyla değer yaratma yöntemi değiştikçe; şirketlerin değeri nasıl ölçtükleri, yönettikleri ve de bunu kurumun dışında nasıl anlattıkları da değişiyor. Bu özellikle dijital eşiğin ötesine geçen firmalarda karşımıza çıkıyor. Büyük veri ile beslenen bambaşka performans göstergeleri, yepyeni bir dil devreye giriyor. Evet… zaman Network Yaratıcılarının zamanı. Tüm çabaları farklı bir bilgi üretmek ve menfaat sahiplerini bu bilgi ağının birer parçası haline getirmek. Minimum sermaye ile yenilikçiliğe dayalı maksimum getiriyi başkalarının ilişkileri, fonları ve bilgisini devreye sokarak yaratma sanatını icra etmek… Peki sizin iş modeliniz hangisi?

BİLİNEN VE BİLİNMEYEN YÖNLERİYLE CFO

25 Oct

Geçtiğimiz Şubat ayında, Deloitte olarak her sene 150’den fazla CFO’yu Türkiye’nin önde gelen kurumlarında yeni pozisyonlarına yerleştiren sekiz Üst Düzey Yönetici Araştırma şirketi ile görüştük ve ‘Kariyer Dünyasında CFO’nun Yeri’ isimli araştırma yayınladık. Bu kapsamlı çalışmanın önemi ve diğer araştırmalardan farkı, ülkemizde paraya yön veren ve ekonomiye bizzat etkileri olan CFO’ların kendi kariyer yollarını nasıl çizdiklerini daha iyi kavrayabilmek adına, onlarla bu konuda birlikte mesai harcayan uzmanların bilgi ve görüşlerine başvurmuş olmamızdı. Strategy Dergisinin yeni sayısındaki Deloitte Köşesi’nde bu araştırmamızın sonuçlarına yer verirken, tamamlayıcı olması açısından CFO’ların içlerinde yaşadıkları iklimi daha iyi hissedebilmemizi sağlayacak bir makaleyi sizlerle paylaşmak istedim.

CFO’luk gerçekten de zor bir meslek. Çünkü CFO’lar ne kadar sosyal olurlarsa olsunlar (ki büyük çoğunluğu bu yapıda kişiler), üstlendikleri görevler ve omuzlarında taşıdıkları sorumluluklar nedeniyle özünde yalnız insanlar. Bizzat içerisine dahil oldukları bir konuda bile yeri geldiğinde geri çekilmesini bilip büyük resme kuş bakışı yaklaşmak zorunda kalıyorlar. Bazen finansçı kimliklerinden daha çok business perspektifleri daha ön plana çıkıyor. İnsanlar “hayır” yanıtından pek hoşlanmazlar ancak onlar şirketin menfaati için sık sık hayır kelimesini kullanabiliyorlar. Üstelik bu şirket ortağı, genel müdür ve diğer üst yönetim kademelerine verilen bir hayır yanıtı ise süreci yönetmek çok daha karmaşık bir hal alabiliyor. Öte yandan adeta ortadan bölünmüş bir hayat yaşıyorlar. Bir yandan fırsatlara, diğer yandan da risklere dengeli bir şekilde odaklanmak ve burada ölçüyü kaçırmamak için gayret gösteriyorlar. Gelir nasıl artabilir, gider nasıl kısılabilir? Her daim bir havuz problemi içinde yaşıyorlar. Çok iyi biliyorlar ki; yeri geldiğinde evet de diyebilmeliler, hatta bu diğer herkesin hayır dediği bir soruya bile olabilir. Böylesine kritik bir rolden çıkarım yaparak her başarı veya başarısızlığı salt onlara mal etmek tabii ki doğru ve akılcı olmaz ancak bir şirketin alınyazısına olan etkilerinin ne derece büyük olduğu da yadsınmaz bir gerçek. Neredeyse tüm CFO’lar şirketlerinde ayrıca İcra Kurulu Üyesi olarak görev yapıyorlar, kritik kararların sürekli içerisindeler. Bunun tüm C-seviye yöneticiler için geçerli olan bir durum olmadığını özellikle belirtmek isterim. Ayrıca Yönetim Kurulu ve bünyesinde şekillenmiş Komite ve Kurulların en önemli destekçileri arasında yer alıyorlar. Öyle ki, özellikle son dönemlerde CFO’ları bizzat seçen ve atayan Yönetim Kurulunun zaten kendisi. Komite ve kurullara biraz daha detay eğilmek gerekirse İç Denetim Komiteleri ve Risk Komiteleri ile sürekli iletişim halindeler. Eğer bir şirket değil de gruptan bahsediyor isek; iştiraklerde ve diğer grup şirketlerinde Yönetim Kurulu Üyelikleri yapıyorlar. Yatırımcı İlişkilerini ya CFO’lar kendileri yürütüyorlar (daha sık rastladığımız model bu), ya da bu süreçte kilit bir rol oynuyorlar. Artık birçok CFO sadece Mali İşler süreçlerinden sorumlu değil. Farklı destek fonksiyonları, hatta bazı durumlarda tümü CFO’ya bağlanabiliyor. Ancak böyle durumlarda bunun bir nevi COO’luk türevi bir unvana dönüştüğünü, hatta Kurumsal Hizmetlerden Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı gibi bu geniş sorumluluk alanını daha iyi tarifleyen unvanların yaygınlaştığını söyleyebiliriz. Belki de bunun doğal bir sonucu olarak, günümüzde gittikçe daha fazla sayıda CEO ve Genel Müdür, CFO’lar arasından çıkıyor.

Uluslararasılaşma, büyüme, kriz yönetimi, halka arz, tahvil ihracı, satın alma-birleşme-bölünme işlemleri, kurumsallaşma, kanun ve regülasyon değişiklikleri, yatırımcı bulma, stratejik iş ortaklığı girişimleri, fabrika – ofis – makine parkı gibi büyük yatırımlar, yeni iş kollarına girme, iş modeli değişikliği, teknoloji ve sistem dönüşümü, dijitalleşme, kurumsal yönetim gibi birçok stratejik konuda CFO’lar aktif bir şekilde süreçte yer alıyor, katkı sağlıyorlar. Son dönemlerde bilhassa girişim sermayeleri ve fonların dünya ekonomisindeki artan etkinliği neticesinde, CFO’lar bu kurumlar tarafından bir nevi iştirak edilen şirketlerde yatırımlarının teminatı, şirket varlıkların sigortası olarak konumlandırılıyorlar. CFO’lar sadece bu yönleriyle de anılmamalılar. Liderlik adına, iletişim adına, değişim yönetimi adına şirketlerinde örnek olacak adımlar atıyorlar. Yani bilindik yönetici-amir kalıplarının tamamen dışında, son derece yenilikçi profillere sahipler. Bu özellikleri nedeniyle, şirketin üst düzey temsili söz konusu olduğunda, önemli roller üstleniyorlar. Tüm bu çizdiğimiz resim, bu mesleğin ve unvanın içinin ne kadar dolu ve renkli olduğunu gösteriyor. Bu rengin herkes farkına varmış olacak ki; sürekli birileri onların kollarından çekiştiriyor. Üniversitelerde, panellerde, forumlarda, mesleki grup ve oluşumlarda, yazılı, görsel ve sosyal medyada CFO’lar sürekli göz önündeler. Özellikle gençler iş hayatlarının başlarındayken ileride böyle bir pozisyonun hayalini kuruyorlar. Finans alanında üst düzey yöneticiliğe uzanacak bir kariyer cazibesini ve popülaritesini asla kaybetmiyor.

Ancak başarı kolay elde edilmiyor. Günümüzde özellikle belli bir hacme gelmiş ve halka açık şirketlerde yeni bir CFO atandığında veya bir yatırımcı sermaye koyduğu şirkete bir CFO getirdiğinde bir an önce net sonuçlar, somut kazanımlar görmek istiyor. Sabır, böyle durumlarda çok da revaçta bir kelime değil. Hatta global araştırmalarımız gösteriyor ki, yeni bir CFO için en zor dönem ilk 180 gün. Öte yandan özellikle döviz kurları açısından piyasalardaki sert ve büyük dalgalanmalar, şirketlerdeki borç yükü, vergi ve gümrük rejimindeki değişiklikler gibi faktörler çoğu zaman ortamı daha çetin bir hale getiriyor. İşte bu nedenle CFO’luk en az 10 senelik bir deneyimin ardından gelinen bir nokta. Ayrıca akademik formasyon açısından da kendilerini çok iyi beslemeleri gerekiyor. Salt yüksek lisans, hatta uluslararası geçerliliği olan sertifikasyonların da ötesinde adımlar atıyorlar. Örneğin bugün Türkiye’den Harvard Business School’daki executive programlara, kapsamlı liderlik eğitimlerine giden CFO sayısı azımsanmayacak düzeyde. Hissedarların içleri rahat olsun, artık ülkemizde çok sayıda donanımlı CFO var ve bu ülkemiz için de büyük bir kazanç…

NEDEN BREXIT KÜRESELLEŞMEDE BİR ÇÖZÜLME ANLAMINA GELMİYOR…

25 Oct

BREXIT kuşkusuz 2016’ının “yıldız” konu başlığı. Öncesinde de, sonrasında da hakkında çok şey yazıldı, çizildi. Bunun sebebi, Avrupa Birliği’nin üçüncü büyük ekonomisinin topluluktan çıkıyor olmasından öte, ticari ve toplumsal platformda küreselleşme yolculuğunun artık bir gerileme ve çözülme sürecine girdiğine dair yarattığı endişe. Yani konunun merkezinde İngiltere (daha doğru ismi ile Birleşik Krallık) ve AB var gibi gözükse de, mesele tüm dünyayı yakından ilgilendiriyor. Başka AB ülkelerinin aynı yoldan ilerleme olasılığından ve bir zincirleme etkiden bahsediliyor. Serbest ticaretin küresel ekonominin ana motoru olduğu bir gerçek. Ama durum gerçekten de felaket tellallığı yapılacak kadar kötü mü? Gelin resmi bütün yönleriyle inceleyelim…

Madalyonun öteki yüzü…

Öncelikle AB’den ayrılma kararı alan veya bunu masaya yatıracaklarını söyleyen ülkelere odaklanmak yerine AB’ye girmeyi kendileri tercih etmemiş ülkelere bakalım. Yani Norveç ve İsviçre’ye… Bu ülkelerin AB ile birçok yönden ne kadar entegre olduklarını düşünürsek bazı önyargılardan da sıyrılmış oluruz. Mesela Norveç AB üyesi olmasa da, Schengen sisteminin içerisinde yer alıyor. Oysa Birleşik Krallık, Schengen’in bir parçası değil…! Ya da İngiltere’nin AB ile ticaretinin toplam ticareti içerisindeki payını bu iki ülke ile kıyaslayalım. Hangi ülke AB üyesi, hangisi değil gerçekten de insanın kafası karışabilir. Bu nedenle bir ticari ve politik bloğa üyeliği, sıkı ticari ilişkilerin önkoşuluymuş gibi dayatmak yanıltıcı olabilir. Ekonomik büyüklük açısından kıyas kabul etmese de, Avrupa Birliği’ne katılım sürecinde olan ülkeler de olduğunu hatırlamamızda fayda var. Türkiye ile birlikte Sırbistan, Bosna-Hersek aklıma ilk gelenler. Yarın öbür gün Ukrayna için benzer bir senaryo söz konusu olabilir. Konuya AB’den her ülkenin ayrılması gibi bakmak yerine, belki de AB’deki yapılar ve işleyişlerin yeni dünya düzenine göre tekrar gözden geçirilip yeniden şekillendirilmesi gibi bakabiliriz. İleriki dönemlerde öncelikler değiştiğinde reformist bir yaklaşımla bu tarz yeniden yapılanmalar olabilir.

Küreselleşme halen devam eden bir süreç

İkinci dikkat çekmek istediğim konu, gelişmelerin tek yönlü olmadığına ilişkin bazı göstergeler. Hemen birkaç kayda değer örnek paylaşmak istiyorum. İran ile başlayalım. Güneydoğu’daki komşumuz, 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması sonrasında geçen çeyrek asırlık dönemde; küresel ekonomiye “yeniden” dahil olan en büyük ekonomi. Ya da biraz uzaklara gidelim ve ABD – Küba yakınlaşmasına bakalım. En fazla on sene içerisinde Küba’nın tanınmayacak düzeyde global ekonomi ve toplumla entegre bir hale geleceğini söylesek, çok mu iddialı konuşmuş oluruz? Güneydoğu Asya bölgesinde halen dünyaya kapalı bazı ülkeler var. Onlar da tıpkı Küba gibi bir entegrasyon sürecine girecekler. Ve tabii bir diğer çarpıcı örnek de AB ve ABD arasında süreci ağır ilerliyor olsa da şekillendirilmeye çalışılan Transatlantik Ticaret ve Yatırım İşbirliği (TTIP) Anlaşması. Burada hedef, başta ticaret olmak üzere okyanusun iki yakasını birbirlerine daha da yakınlaştırmak.

Yukarıda verdiğim örnekler rahatlıkla daha da çoğaltılabilir. Küreselleşmeyi sadece Atlantik Okyanusunun iki yakası arasında gerçekleşen bir macera gibi konumlandırmak, belki de içine en sık düşülen tuzakların başında geliyor. Sizler bu makaleyi okurken, dünyada çok ilginç gelişmeler yaşanıyor. Bunların en ilginçlerinden bir tanesi, Çin’in Afrika’ya en fazla yatırım yapan ve aynı zamanda en fazla insani yardım yapan ülke olması. İşte küreselleşmenin boyutları hakkında çarpıcı bir örnek… Üstelik son dönemlerde 20 civarı ülkeyi yakından etkileyen ve halen devam eden bir “Arap Baharı” (ya da belki artık bahar yerinde kış desek daha yerinde olur) gerçeği var. Savaş ve çatışmaların gölgesinde, bu ülkelerin önemli bir kısmı dünyadan kopuk bir hale geldiler. Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da taşların yeniden oturması ile onlar da tekrar küresel ekonomiye entegre olacaklar. İşte sırf bu örnekler bile dünya ekonomisindeki entegrasyonun ve küreselleşmenin devam eden ve edecek bir yolculuk olduğuna dair ipuçlarını bize sunmakta.

Çözülmeden ziyade form değiştirme

Bugün AB’den çıkışını masaya yatırdığımız Birleşik Krallık’ta, referandumun tekrarı konuşuluyor. Bu kararın çok az bir marjla verildiği ve bu yönde oy kullananların bir kısmının da fikir değiştirdikleri belirtiliyor. İskoçya’nın bağımsızlık için yeniden bir halk oylamasına gitmesi ve bağımsızlık kararı çıkması durumunda İskoçya’nın kendi başına AB’ye üyeliği; hatta Kuzey İrlanda’nın da benzer bir oylama ile AB üyesi olan İrlanda ile birleşmesi senaryoları gündeme getiriliyor. İngiltere cephesinde ise Commonwealth organizasyonunun güçlendirilmesinden tutun, ABD ile daha sıkı bir ittifaka kadar bir çok farklı seçenek dillendiriliyor. Gördüğünüz üzere “çözülme” o kadar basit ve olası bir seçenek değil. Küresel yapılanmalar için çözülmeden bahsetmek için henüz çok erken. Daha çok “form değiştirme” diyebiliriz.

Peki ya bundan sonra?

Küreselleşmenin üç farklı düzlemde incelenmesi gerektiği ve ülkeler, şirketler ve bireyler için farklı şeyler ifade ettiği bir gerçek. Ayrıca her ülke, her şirket ve her birey için de aynı şeyi ifade etmiyor. Bu yüzden savunucuları olduğu gibi karşıtları da var. Küreselleşmenin doğru bir gelir dağılım modeli işlediği müddetçe sadece gelişen değil, bilhassa gelişmekte olan ülkelerin ekonomilerine ve bu ülke halklarının refah seviyelerine de olumlu yansıdığı düşünülürse dünyadaki bazı ekonomik ve sosyal dengeler açısından önemi daha net anlaşılacaktır. Bundan sonra da tıpkı geçmişte olduğu gibi piyasa kanunları işlemeye devam edecek. Dünyada doğrudan yatırımdan olsun, sıcak paradan olsun faydalanmak isteyen ülkelerin global piyasalardan soyutlanmış, kapalı ekonomiler ile bunu sağlamaları mümkün değil. Hangi pazar cazipse, sermaye ve yatırım oraya akar. Nerede işgücü açığı varsa, insan kaynağı oraya kanalize olur. İşgücünün serbest dolaşımı, ulusal güvenlik ve iç politika endeksli kaygılar ile dönemsel kısıtlamalara maruz kalabilse de; daha uzun vadede ve ortalamada önüne geçilebilecek bir unsur olarak karşımıza çıkmıyor. Büyüyen ancak demografik matematik ile bunu destekleyemeyen ekonomiler, sürekli bir talep yaratıyorlar. Nitelikli iş gücü için de bu geçerli. Beyin göçü ile nitelikli insan kaynağını ve yetenekleri kendine çekmek, halen birçok ülkede stratejik öncelik olarak uygulanıyor. Tüm bunlara ek olarak, şirketlerin böylesine çokuluslu hale geldiği bir ortamda, küreselleşmeyi salt ülkelerin yarattıkları topluluk ve bloklarla tanımlamaya kalkarsak, son derece eksik bir tarif yapmış oluruz.

Her ne olursa olsun, küreselleşmeden geri dönüş söz konusu dahi olamaz. Dönemsel gelgitler, inişler çıkışlar olabilir; o kadar… Dünyanın daha fazla odaklanması gereken konu, ekonomik durgunlukların ve krizlerin önüne geçecek tedbirleri almak ve hayata geçirmek olmalıdır.

AVRUPA CFO ANKETİ 2016 3.ÇEYREK SONUÇLARI

25 Oct

Geleneksel Deloitte Avrupa CFO Anketi: CFO’lar Geleceğe Umutla Bakıyorlar

Her yıl iki kez 17 farklı Avrupa ülkesinden 1.000’den fazla CFO’nun katılımı ile Deloitte Avrupa CFO Anketini gerçekleştirmekteyiz. Bu ankete ülkemizin önde gelen şirketlerinin üst düzey mali işler yöneticileri de büyük ilgi ve katılım gösteriyor. Özellikle ekonominin nabzını tutabilmek adına, CFO’ların görüşlerini almanın son derece önemli olduğuna inanıyorum. Ne de olsa onlar paraya yön veren profesyoneller. Bu makalemde Deloitte Avrupa CFO Anketi 2016 3. Çeyrek Sonuçlarını, Türk CFO’ların ve Avrupalı meslektaşlarının bakış açılarını sizlere aktarmaya çalışacağım.

CFO’ların Temkinli Ama İyimser

2016 1. Çeyrek döneminde gerçekleştirmiş olduğumuz bir önceki anketimizle son CFO anketimiz arasında çok uzun bir zaman dilimi olmasa da, ülke olarak başta 15 Temmuz’daki darbe kalkışması ve güney sınırımızın ötesindeki gelişmeler olmak üzere birçok önemli olay yaşadık. Anketimizi gerçekleştirirken bu gelişmelerin Türk CFO’lar üzerinde nasıl bir etki bırakacağını açıkçası bizler de merak ediyorduk. Sonuçlardan gördüğümüz kadarıyla şirketlerin paralarını emanet ettikleri profesyonellerde bir panik veya karamsarlık havası oluşmuş değil. Bununla birlikte ilk çeyrekteki araştırmamızdaki temkinlilik ve “bekle gör” yaklaşımının devam ettiğini gözlemlemekteyiz.

Araştırmaya göre şirketlerinin genel olarak finansal performanslarının daha iyiye doğru gideceğine inanan CFO’larımızın oranı %34’ten %30’a inmiş durumda. Gelir artışı bekleyenlerin oranı ise 2016’nın ilk çeyreğinde %71 iken, şu anda %68 olarak karşımıza çıkıyor. Global – bölgesel sosyal, ekonomik ve jeopolitik gelişmelere rağmen şirketlerimizin neredeyse dörtte üçünün gelirde büyüme sağlayacağına inanması oldukça pozitif bir tablo ortaya koyuyor. Kar marjının daha iyiye gideceğine inananların oranı ise %54. Bunu destekler şekilde birçok firmamız karlılığı arttırıcı projelere başlamış durumda.

Bunların da ötesinde, anket sonuçlarına göre yatırımlarda veya istihdamda bir daralma öngörülmemesi dikkat çekici. CFO’lar olan biten bir takım olumsuzlukları kısa vadeli görmekteler ve uzun vadede ekonomiye, şirketlerinin performansına güveniyorlar. Örnek vermek gerekirse, yatırımlarının artacağını belirtenler bir önceki ankette olduğu gibi %40 seviyesinde. Bu derece bir yatırım ve büyüme iştahının Türk firmalarının artık genlerine işlemiş olan girişimcilğin doğal sonucu olarak önemli bir gösterge teşkil ettiğini düşünüyorum. Daha da ilginç olan nokta ise, istihdamdaki artış beklentisi. Daha önceki ankette, bu beklentinin oranı %36 ile sınırlıydı. Şimdi ise %46’ya çıkmış durumda. Yani ülkemizdeki şirketlerin neredeyse yarısı, daha fazla çalışana sahip olmayı hedefliyor. Personel azaltımına gitmeyi düşünen şirketlerde ise kayda değer bir artış söz konusu değil. Şirketlerimizin bu yönde ortaya koyacağı irade, ekonomide daralma ve işsizlik gibi risklerin de büyük olmadığını gösteriyor ve bizlere umut veriyor.

Risklere Mesafeli Yaklaşıyoruz

Anketimizle ilgili bir diğer önemli başlık “riskler”. Bu anketi CFO’larımız ile paylaştığımızda Brexit referandumunun üzerinden 3 ay, kalkışmanın üzerinden yaklaşık iki buçuk ay, Suriye’de icra edilen Fırat Kalkanı operasyonu üzerinden ise yalnızca 1 ay kadar zaman geçmişti. Derecelendirme kuruluşlarının Türkiye ile ilgili kararları gündemdeydi ve ABD başkanlık seçimleri henüz sonuçlanmamıştı. İşte böyle bir ortamda gerçekleşen anketimizde, CFO’ların finansal piyasalara ve ekonomiye ilişkin belirsizlikle ilgili fikirlerinin çok fazla olumsuzlaşmadığına tanık olduk. İlk anketimizde %67 gibi bir belirsizlik vardı, tüm bu atmosfere rağmen bu oran %69’a erişerek neredeyse aynı seviyede kaldı. Bunun son derece olağan olduğunu söyleyebilirim. Dünya ve Türkiye olarak herşeyin her yönde çok hızlı değişebildiği özel bir dönemden geçiyoruz. İşte bu noktada belirsizlikleri yok saymak değil, nasıl yöneteceğimize karar vermek; bu yönde stratejiler geliştirip aksiyonlar almak önem kazanıyor. Öte yandan CFO’ların riskle ile ilgili net tavırları devam ediyor. 2016 ilk çeyreğinde daha fazla finansal risk almamak gerektiğini düşünen CFO’ların oranı %94’ü bulmaktaydı. Şu an bu rakamın %86 civarına inmesi risk iştahında bir artışa işaret etse de, gene de CFO’larımızın oldukça temkinli olduklarını söylemeliyiz. Bu oranın aynı kalması, hatta biraz daha artmış olması gibi bir sonuç çıkmış olsaydı, açıkçası bu bizleri fazla şaşırtmazdı.

Ankette Türk CFO’lara en büyük risklerin neler olduğunu sorduğumuzda ilk dört sıradaki konular birinci çeyrek anketimiz ile kıyaslandığında değişmedi: İlk sırada gene jeopolitik riskler var. Onu Türk Lirasındaki değer kaybı riski takip ediyor ve üçüncü sırada da nakit akışında bozulma riski var. Hemen arkalarından ise zayıf iç talep geliyor. Bu dört risk sırf ilk dört sırayı korumakla kalmıyor. Daha önce hepsinin ortalamasını aldığımızda %56 oranında bir risk puanı söz konusu iken, şimdi bu puan %63’e yükselmiş durumda. Aslında risk algısındaki bu istikrarlı ve perçinleyici yanıtlar artık bu konuların riskten de öte, birer realite olarak düşünüldüklerinin bir göstergesi. Nitekim her dördü ilgili CFO’ların ne kadar haklı olduğu anketimizi takip eden iki buçuk aylık zaman zarfında ortaya çıktı. Bizler de şirketlerin bu riskleri yönetmekle ilgili hayata geçirdikleri inisiyatfilere şahit olduk. Stratejik, taktiksel ve operasyonel alanların neredeyse hepsinde bu riskleri nasıl yöneteceklerine dair şirket tepe yönetimleri, CFO’larla işbriliği içerisinde gayet seri adımlar atıyorlar.

Risklerle ilgili en çok gözümüze çarpan yanıtlardan biri, daha birkaç ay öncesine kadar ilk 10 risk kalemi arasında artan iş gücü maliyetlerinin %31’lik puanla beşinci sıradayken, yeni anketimizde sadece %3 puanla dokuzuncu sıraya gerilemiş olması. Bunun başlıca sebebinin asgari ücretteki artışın artık şirketlerin ana gündemdeki yerini kaybetmesi, en azından daha farklı konuların ön plana çıkmaya başlaması. Girdi maliyetleri için aynı şeyi söyleyemiyoruz, halen kayda değer bir risk unsuru olarak listede yer alıyor. Zaten uzun bir süreden sonra emtia fiyatları ve petrol-doğalgaz fiyatlarındaki yukarı seyirli kıpırdanma bu görüşü destekliyor. Dış talepteki azalma ise ilk çeyreğe göre daha küçük bir tehdit unsuru olarak kabul ediliyor. Firmalarımız ihracat açısından önümüzdeki döneme olumlu bakıyorlar.

CFO’lara firmaların stratejik öncelikleri sorulduğunda ise ilk iki sırayı defansif öncelikler alıyor. Tıpkı bir önceki araştırma sonuçlarında olduğu gibi ilk iki sırada maliyetlerin kontrol altına alınması ve maliyet azaltımı geliyor. Bu sayede karlılığı iyileştirebilmek hedefleniyor. Stratejik öncelikler arasında kayda değer bir gelişme, üçüncü çeyrekte verilen yanıtlara göre şirket alımının stratejik bir kalem olarak daha fazla ön plana çıkmaya başladığı. Bunun sebebi, zaten böyle bir niyeti olan firmalar için mevcut ekonomik iklimin elverişli bir ortam sunuyor olması.

Sene başlarken CFO’lar bankalara borçlanma konusunda çekimser bir duruş sergilemekteydi. Kredi kullanmayı cazip bulanların oranı sadece %38 idi. Şu an için bu oran %26’ya kadar düşmüş durumda. Anketi gerçekleştirdiğimiz dönemde TL faizlerde düşüş beklentisi, döviz kurlarındaki yukarı yönlü seyir, firmaların zaten belirli bir ölçüde borçlanmış olmaları, büyüme iştahındaki temkin, piyasaların istikrarı ile düşünceler gibi sebepler nedeniyle borçlanma artık iyice gündemden düşmüş gibi gözüküyor. Bu sadece banka kredileri için geçerli değil. Alternatif finansman kaynağı seçeneklerine de CFO’ların çok sıcak bakmadıkları bir dönemden geçtiğimizi gösteriyor. Sermaye artışına ilişkin katılımcılar tarafından ortaya konulan mesafeli duruş, buna en güzel örneklerden biri. Bakalım bir sonraki CFO anketimizde CFO’lar nasıl yanıtlar verecekler…